Bu haftanın Kitabı: Türlerin Kökeni

Kapak resmi

1859 yılındaki baskısının kapağı
Yazarı Charles Darwin
Orijinal ismi On the Origin of Species by Means of Natural Selection, or the Preservation of Favoured Races in the Struggle for Life
Çevirmen Öner Ünalan
Ülke Birleşik Krallık
Özgün dili İngilizce
Konu(lar) Doğal seçilim
Evrimsel biyoloji
Yayınevi John Murray
Türkçe
basım tarihi
1970
Anadilinde
basım tarihi
24 Kasım 1859
Sayfa sayısı 502 (İngilizce)
469 (Türkçe)
OCLC 61724073

Orijinal adı, “Doğal Seçilim Yoluyla Türlerin Kökeni ya da Hayat Kavgasında Avantajlı Irkların Korunumu Üzerine” idi ve 1872’de “Türlerin Kökeni” olarak değiştirildi. Bilim tarihinin en önemli çalışmalarından biridir. Çalışma, Darwin‘in HMS Beagle gemisi ile 18311836 yılları arasında yaptığı araştırma gezisi sonrasında, özellikle Galapagos adalarındaki gözlemlerine dayandırarak oluşturduğu biyolojik evrim kuramı üzerinedir.

Charles Darwin’in eseri Marx ve Engels‘in de yoğun ilgisini çekmiştir. Darwin’in eseri yayınlanır yayınlanmaz Engels, Marks’a yazdığı mektupta şöyle demiştir: “Şu anda kitabını okumakta olduğum Darwin, tek kelimeyle muhteşem.” Marks da kitabı “Bizim görüşlerimizin doğal tarih temelini içeren kitap işte budur.” şeklinde nitelemiştir.[kaynak belirtilmeli]

Darwin hakkındaki en önemli yanılgı ve önyargı, Darwin’in insan kökenini maymunlara dayandırdığına dair iddialardır. Tam aksine Darwin bu konuda uyarıda bulunmaktadır. İnsan, maymunlarla aynı türden gelmektedir; ama maymunların evrimi sonucu ortaya çıkmamıştır. Ortak atadan bir ayrılma söz konusudur.

Kuramın doğuşu

Darwin, incelemelerinden türlerin sabit olmadığını, uzun süreli de olsa çevre koşullarına göre değiştiğini öğrenmişti. Ancak bu süreci tetikleyenin ne olduğu konusunu henüz açıklayamamıştı. Birleşik Krallık‘a döndükten sonra üzerinde çalıştığı ve görüşlerine değer verdiği doğa bilimcilerle tartıştığı konu esasta buydu.

Darwin evrim teorisini kurarken, ona ışık tutan ve onu etkileyen Malthus’un “Nüfus Üzerine Deneme” adlı kitabındaki: “Bütün canlılar bir varolma ya da yok olma savaşı içindedir , savaşların nedeni nüfus artışıdır , çünkü beslenme kaynakları sınırlıdır ve bunlara sahip olmak için insanlar zorunlu olarak savaş yürütmek zorunda kalmaktadırlar ve bu savaşta güçlüler zayıfları ezer geçer” şeklindeki tezleri oldu.

Malthus’un tezindeki varolma savaşıyla kendi gözlemleri arasında bağ kuran Darwin, evrim teorisininin itici gücünün ne olduğuna yanıt veriyor ve bunu doğal seçilim ve çevreye uyum olarak tanımlıyordu.

Darwin, bir doğa bilimcisi olarak gözlemlerinden sonuçlar çıkarmaya başladığından beri dinden ve kiliseden kopmuş olan Charles Darwin bu son adımı atmaktan ve teorisini dünyaya açmaktan düpedüz çekiniyordu. Notlarını, üzerine “ölümümden sonra açılacak” diye yazarak paketlemişti. Bu paket ve eklediği yeni notları neredeyse yirmi yıl Charles Darwin’in evinin merdiven altındaki süpürgeliğinde, sandıkta durmuştur.

Kapsam

Darwin’in , evrim kuramı üzerinde çalışırken aşağıdaki varsayımlardan hareket etmiştir:

  1. Değişkenlik : Dünya değişmez değildir, sürekli bir değişim sürecindedir.
  2. Türlerin akrabalığı : Tüm canlı yapılar sürekli bir farklılaşma sürecinde ortaya çıkmıştır ve ortak ataları vardır.
  3. Evrim bir süreçtir : Evrim sürekli bir süreçtir ve anlık sıçramalarla oluşmaz.
  4. Doğal seçilim : Çevre koşullarına en iyi uyum sağlayan canlılar en fazla ürerler ve bunun sonucu daha az uyum sağlayanlar yaşam alanlarından itilirler. Uyum sağlama açısından ne avantajlı ne de dezavantajlı olan değişiklikler bu süreçte etkilenmezler.

Bu varsayımlar Darwin’in gözlemlenebilir kabul ettiği şu olgular üzerinde yükselmektedir:

  1. Üreme biçimleri ne olursa olsun, canlılar geometrik diziyle çoğalma eğilimindedir
  2. Bu eğilime karşın türlerde nüfus aşağı yukarı sabit kalmaktadır.
  3. Doğal kaynaklar sınırlıdır, nüfus artışına paralel olarak değişmemektedir.
  4. Bir türün iki örneği hiçbir zaman bütünüyle aynı değildir , bu şekilde her tür içinde büyük bir değişkenlik potansiyeli mevcuttur.
  5. Değişkenliğin büyük bir bölümü genetiktir.

Bütün bu olgulardan Darwin, “yaşam savaşı” dediği ilkeye ulaşır.

Buna göre, belli bir çevrede farklı özellikler taşıyan bireyler arasında yaşam savaşımı varolduğundan, doğal koşullara uyum bakımından, özellikleri üstünlük sağlayan bireylerin (veya türlerin) egemenlik kurması ve diğerlerinin elenmesi kaçınılmazdır. Böylece evrimin itici düzeneği doğal seçilim olduğu bulunmuştur.

“Teorinin Güçlükleri” bölümü

Darwin, Türlerin Kökeni kitabında 6.bölüme “Teorinin Güçlükleri” adını vermiştir. Darwin kitabında açıklamakta güçlük çektiği kısımları iki ana hatta ele almıştır: “İçgüdüler” ve “Ara-Geçiş Formlari”. Darwin, Evrim düşüncesini ortaya attığında henüz herhangi bir ara-geçiş formu bulunamamıştı. Ama Darwin’e göre ara-geçiş formlarının olması teorinin ayakta kalmasını sağlayan yegane unsurlardandır. Bunu kitabında şu şekilde belirtmiştir;

Eğer teorim doğruysa, türleri birbirine bağlayan sayısız ara-geçiş çeşitleri mutlaka yaşamış olmalıdır… Bunların yaşamış olduklarının kanıtları da sadece fosil kalıntıları arasında bulunabilir[1]

İkinci konu olan içgüdülerden ise kitapta Teorinin Güçlükleri kısmında fazlaca söz edilmiştir.

İçgüdülerin birçoğu öylesine şaşırtıcıdır ki, onların gelişimi okura belki teorimi tümüyle yıkmaya yeter güçte görünecektir.[2] diyen Darwin içgüdülerin kalıtsal olamayacağını ifade etmiştir; Bir tek kuşakta alışkanlıkla birçok içgüdü edinildiğini ve sonra bunu izleyen kuşaklara soyaçekimle iletildiğini varsaymak ağır bir yanılgı olur. Bildiğimiz en şaşırtıcı içgüdüler, örneğin balarısının ve karıncaların birçoğunun içgüdüleri, alışkanlıkla kazanılmış olamaz.[3]

Ayrıca Kambriyen Patlamasıyla tüm hayvan filumlarının birden ortaya çıkması Darwin tarafından şöyle yorumlanmıştır;

Çok daha ciddi bir şekilde ortaya çıkan ilişkili bir problem daha vardır ki, bu da hayvanlar aleminin temel sınıflarına ait türlerin bilinen en aşağı tabakalardaki fosil kayalarında aniden ortaya çıkmasıdır…[4]

Charles Darwin – Türlerin Kökeni

Benim görüşüm:

Ben daha bu kitabı okuma şansını yakalayamadım. Ancak izlediğim belgesellerden nasıl bir kitap olduğunu tahmin edebiliyorum. Bu kitap herkesin okuması gereken, “belki” çoğu insan önyargılı cahilliklerinden (hiç umudum yok ama) kurtulabilir.

Kaynakça

Bu haftanın Kitabı: Rama Serisi

Yıl 2130. Dünyaya doğru Güneş Sisteminin dışından gelen bir cisim yaklaşmaktadır. Önce astroid olduğu düşünülen cisim yaklaştıkça, doğal olamayacak kadar düzgün bir metal silindir olduğu anlaşılır.

Arthur C. Clarke’ın hayalgücünün genişliğini gösteren dört kitaplık bir dizi Rama. Birçok bilimkurgu hikayesi filme çekildiği halde, nedense Rama’yı filme çekmeyi akıl eden olmadı. Bence müthiş bir film çıkabilir.

İlk kitap Rama’yla Buluşma adını taşıyor. Dünya dışından gelen bu ziyaretçiyi karşılamak ve incelemek için bir uzay mekiği ve ekip görevlendiriliyor. Silindirin üzerine konan gemiden inen ekip, silindirin içinde dünya dışı olağanüstü şeyler görüp, çeşitli maceralar yaşıyorlar. Dev silindirin içinin yaşama uygun ve kendi ekolojik dengesi olan bir minik dünya olduğunu keşfediyorlar. İnsanlar terkettikten sonra, silindir uzaydaki yolculuğuna devam ediyor.

İkinci kitap, Rama II. İlk görünüşünden yıllar sonra, 2200 yılı civarında Rama geri dönüyor. Bu sefer insanlık onu karşılamaya daha hazırlıklı ama ikiye bölünmüş durumda. Bir bölümü dostça yaklaşma yanlısı iken, bir bölümü de saldırma hazırlığında. Sonuçta Rama bir grup insan ile birlikte yine Güneş Sistemini terk ediyor.

Okuma heyecanını fazla kaçırmamak için 3. ve 4. kitapların çok fazla detayına girmiyorum. 3. kitap “Rama’nın Bahçesi” adını taşıyor. Bir bilimkurgu kitabından ziyade, kadınların iç dünyasını anlatan çok enteresan bir kitap olduğu ipucunu vereyim sadece. Dördüncü kitap ise Rama’nın sırrının çözüldüğü kitap. Dolayısı ile adı da “Rama’nın Sırrı”.

Bilimkurgunun klasiklerinden olan bu seriyi daha önce okumadıysanız şiddetle tavsiye ederim. Arthur C. Clarke’ın kitaplarında en sevdiğim şey, uçuk tahminler yerine, bilimsel sınırların içinde kalan ve bilimsel gerçeklere uygun öngörüler içermesi. Bu nedenle, kitaplar bence daha da heyecan verici.

Diğer adı “Rama II”dir.

Kaynakça

Not: “Rama Bahçesi” ve “Rama’nın Sırrı” adlı kitapları e-kitap olarak bulamadım.

Bu haftanın Kitabı: Ben Robot

Ben Robot (İngilizce orijinal adı: I, Robot) Isaac Asimov tarafından yazılan dokuz bilim kurgu öyküsünün toplandığı kitap. İlk kez 1950‘de Gnome Press tarafından basılmıştır. Hikayeler ilk kez amerikan dergileri Super Science Stories ve Astounding Science Fiction’da 1940 ile 1950 arasında yayımlanmıştır. Hikayeler birbiriyle bağlantılı olmadığı halde hepsi insanlar, robotlar ve ahlâk doğruluğunun ilişkileri hakkındadır. Birlikte Asimov’un robotik yasalarının tarihini anlatırlar.

Kaynakça

Bu Haftanın Önerilen Kitabı: Marslı

a8cce05b-f93c-4443-a8e1-a8351133c5d8

oodreads okurlarına göre 2014’Ün En İyİ Bİlİmkurgu ROMANI! Altı gün önce, Mark Watney Mars’a ayak basan ilk insanlardan biriydi. Şimdi ise, orada ölmesi neredeyse kesin.

“Çok uzun zamandan beri okuduğum en iyi kitap. Zeki, eğlenceli ve gerilim dolu. Marslı, bir romandan isteyebileceğiniz her şeye sahip.”
-Hugh Howey, Wool serisinin yazarı-

“Sürükleyici… Defoe’nun Robinson Crusoe’su sanki daha zeki biri tarafından yazılmış gibi.”
-Larry Niven, Hugo, Nebula ve Locus ödüllü Halka Dünya romanının yazarı-

“Bu kitap tam da benim gibi okuyucuların seveceği türden.”
-John Scalzi, Yaşlı Adamın Savaşı serisinin Hugo ve Locus ödüllü yazarı-

“Andy Weir’in yazdığı Marslı şimdiye kadar okuduğum en iyi bilimsel bilimkurgu romanı. Bu romanı -başka bir kitap hakkında hiç böyle bir şey söylemedim- edebi anlamda da elden bırakmak mümkün değil.”
-Dan Simmons, Hugo ödüllü Hyperion serisinin yazarı-

“Marslı aklımı başımdan aldı!”
-Ernest Cline, Başlat romanının yazarı-

“Aksiyon ve uzay macerasının kusursuz bir karışımı.”
-Library Journal-
(Tanıtım Bülteninden)

Andy Weir – Marslıy

Kaynakça

Bu Haftanın Kitabı: Principia Mathematica

Kapak resmi
Yazarı Isaac Newton
Orijinal ismi Philosophiæ Naturalis Principia Mathematica[1][2]
Ülke İngiltere
Özgün dili Latince
Anadilinde
basım tarihi
5 temmuz 1987

Sir Isaac Newton’un kendisine ait ilk basımPrincipia[3], Üstünde kendi el yazısı ile ikinci basımda yapılacak değişiklikler yer alıyor.

Philosophiae Naturalis Principia Mathematica (Türkçe: Doğa Felsefesinin Matematiksel İlkeleri, sık sık kısaca Principia[4]veya Principia Mathematica olarak da geçer) Sir Isaac Newton tarafından 5 Temmuz 1687‘de yayımlanan 3 ciltlik çalışmadır. Kitabın basım masraflarını Edmond Halley(gökbilimci, Halley kuyrukluyıldızına adı verilen bilim adamı) kendi cebinden karşılamıştır. Kitap deri ciltli olup kitaba 9 şilin fiyat biçilmişti. Ancak piyasaya daha ucuz bir baskısı da sunulmuştu. Kitabın dili Latince olduğundan geniş kitlelere ulaşamamıştır. Klasik mekanik‘in temellerini oluşturan Newton’un hareket kanunlarını ve kütleçekim kanunu da içerir. Newton bu kitapta diferansiyel hesapla değil, geometrik ispatlarla çalışmıştır.[5] [6] Kitapta ispatlar geometri ile yapılmış, evrensel kütle çekimi açıklanmış ve cisimlerin kütleleri ile doğru orantılı, mesafeleri ile ters orantılı birbirlerini çektiklerini açıklamıştır.[6]

Kitap Newton tarafından üç ana bölüme ayrılmıştır.[7] Birinci bölümde Galileo’nun deneylerinden övgü ile söz eder ve Kepler kanunlarını matematiksel olarak ispatlar.[7] Bu bölümde kendi ismi ile anılan Newton hareket yasalarını açıkladı.[7] İkinci bölümde akışkan içindeki hareketleri incelemiştir ve en iyi gemi tasarımı için öneriler koymuştur.[7] Bu bölümde dalga hareketlerini matematiksel incelemesi ilgi çekmiştir.[7]

Kaynakça

Bu Haftanın Kitabı: Odysseia Destanı

Odisseia’nın orijinal Grekçe başlangıcı.

Odysseia ya da Odesa (Yunanca: Ὀδύσσεια, Odusseia, Odesa) Homeros‘un ünlü destanlarından biridir. Diğeri de İlyada‘dır. Modern Batı kültürünü oluşturan temellerden biridir ve İlyada destanından sonra günümüze ulaşan ikinci en eski Batı edebiyatı örneğidir. Bilim adamları M.Ö. 8. yüzyılın sonlarında, Anadolu’nun bir kıyı kenti olan İyonya’da oluşturulduğunu tahmin etmektedir.[1]

Destan daha çok Yunan kahramanı Odysseus’u ve onun Truva’nın düşmesinden sonra evine yaptığı dönüş yolculuğunu konu edinmiştir. On sene süren Truva Savaşı‘ndan sonra Odysseus’un evinin bulunduğu İthake’ye dönmesi bir on sene daha alır. Öldüğü varsayılan Odysseus’un yokluğunda, karısı Penelope ve oğlu Telemakhos, Penelope ile evlenmek isteyen bir grup azılı taliple baş etmek zorundadır.

Odysseia, Homer Yunancası diliyle okunmaya ve modern dillere tercüme edilmeye devam etmektedir. Birçok bilim adamı destanın sözlü gelenekle, okunmaktan çok dinlemek amacıyla oluştuğunu düşünmektedir.[1] Sözlü anlatımdaki detaylar ve destanın yazı diline dönüştürülmesi bilim adamları tarafından sürdürülen ilham verici tartışmalardandır. Odysseia; Aiol, İyon ve diğer Antik Yunan lehçelerinin bir karışımı olan Homeros lehçesinde (destan lehçesinde) bir antik Yunan vezni olan dactylic hexameter ile yazılmıştır ve 12110 dize içermektedir.[2][3] Metnin dikkate değer özellikleri arasında doğrusal ilerlemeyen zaman dizimi, kadınlar ve köleler tarafından yapılan seçimlerin olayları etkilemesi, ayrıca dövüş sahneleri gösterilebilir.

Telegony, Odysseia’nın devamı niteliğindeki kayıp bir metindir. Genellikle yazarı olarak Spartalı Cinaethon’a atfedilir. Bir kaynakta Telegony’nin Kirene’li Eugammon tarafındanMüzler‘den çaldığı söylenmektedir.

Özet

Açıklama

Odysseia, on yıl süren Truva Savaşından (İlyada destanının konusu) on yıl sonra başlar ve Odysseus henüz savaştan evine dönmemiştir. Odysseus’un oğlu Telemakhos yirmi yaşındadır ve kayıp babasının evinde, İthake adasında, annesi Penelope ve bütün bu zaman içinde konukseverliğinden faydalanarak onların varlıklarını tüketen, amaçlarının Penelope’i içlerinden biriyle evlendirmeye ikna etmek olan “Talipler” adı verilen 108 kişilik taşkın bir grupla birlikte yaşamaktadır.

Odysseus’un koruyucu tanrıçası Athene, düşmanı deniz tanrısı Poseidon’un Olympos dağındaki yokluğunu fırsat bilerek Odysseus’un kaderini kral tanrı Zeus’la görüşür. Sonra Mentor adında Taphos’lu bir kabile reisi kılığında Telemakhos’la görüşerek, onu babasından haber alması için teşvik eder. Telemakhos ve Athena ozan Phemius’un gösterisi sırasında taliplerin yemeklerini gürültü ederek yediklerini gözlemler. Penelope ozan Phemius’un seçtiği Truva’dan dönüşle ilgili konuya karşı çıkar çünkü bu şiir ona kocasını hatırlatmaktadır; fakat Telemakhos annesinin itirazlarını çürütür.

Telemakhos, İthake sakinlerini toplantıya çağırıp taliplere karşı birlik olma çağrısı yapar fakat yardım bulamaz. O gece Athene, Mentor’un kılığında, Telemakhos’un seyahati için ona bir gemi ve kürekçiler bulur.

Ertesi sabah, Telemakhos ve Mentor kılığındaki Athene, gemileri ve tayfalarıyla birlikte Pylos’a doğru yola çıkarlar. Pylos’ta Truva savaşından dönen kahraman savaşçı Nestor yaşamaktadır ve Athene Telemakhos’a ondan babası hakkında bilgi alabileceğini söyler. Fakat Nestor da Telemakhos’a Odysseus’un kendileriyle gelmediğini, Truva’daki fikir ayrılıkları sebebiyle geri döndüğünü, yalnız Lakedaimon’daki Menelaus’un Truva’dan en son dönenler arasında olduğunu, Odysseus’un kaderini onun bilebileceğini söyler. Telemakhos’a at arabası verip onu oğlu Peisistratos’la birlikte oraya yollar.

Telemakhos, Lakedaimon’da Menelaus ve Helena’nın sarayına konuk olur. Menelaus’tan onun Truva’dan dönüş hikâyesini dinler. Menelaus Mısır üzerinden dönerken çok sıkıntı çektiğini, Pharos adasında tanrısal Proteus’u tutsak edip ancak o şekilde dönüş yolunu öğrenebildiğini anlatır. Bu sırada Menelaus, Proteus’tan çok sevdiği arkadaşı Odysseus’un akıbetini de öğrenmiştir, Odysseus tanrısal Kalypso’nun tutsağı olarak bir adada yaşamaktadır. Telemakhos bu bilgileri öğrendikten sonra ayrıca Truva savaşında Argosluların lideri, Miken kralı Agamemnon’un dönüş yolunda karısı Clytemnestra ve sevgilisi Aegisthus tarafından öldürüldüğünü duyar.

Phaiak İline Kaçış

Destanın ikinci kısmı Odysseus’un hikayesini anlatmasıdır. Odysseus, yedi yıldır Ogygia adasında Kalypso’nun tutsağı olarak yaşıyordur ve Kalypso’nun derin aşkına rağmen onun tüm tekliflerini geri çevirmiştir. Athene’nin yakarışını duyan baba Zeus, Kalypso’yu Odysseus’u bırakmasına ikna etmesi için haberci Hermes’i yollar. Odysseus, Kalypso’nun gösterdiği ağaçlardan kendine bir sal yapar. Poseidon Odysseus’un adadan kaçtığını öğrenir öğrenmez, yolladığı rüzgarlarla onun salını paramparça eder fakat İno isimli bir deniz perisi onu göğsüne bağlaması için bir yaşmak vermiştir, bu sayede Odysseus yüzerek Phaiaklar’ın iline çıkmayı başarır. Çıplak ve bitkindir, son gücüyle kendini korunaklı bir yere atar ve bir yığın yaprak arasında uykuya dalar.

Ertesi sabah Odysseus kızların sesine uyanır ve orada Phaiaklar’ın kralı Alkinoos’un kızı Nausicaa’yı görür. Nausikaa, gece rüyasında Athene’nin söylediği üzere çamaşır yıkamak için deniz kenarına inmiştir. Odysseus kızdan yardım ister. Nausikaa da onu yardım edebileceğini düşündüğü babası Alkinoos’un sarayına yollar. Odysseus, adı sanı bilinmeden orada çok hoş karşılanır, şölenlerine katılır. Birkaç gün bu şekilde geçer, gençlerin spor oyunlarına katılır ve kör ozan Demedokos’un iki yerel destanını dinler. Biri Truva savaşında pek az bilinen bir olay hakkında “Achilles ve Odysseus’un Dövüşü”, diğeri ise Aren ve Afrodit’in aralarında yaşadığı aşk ile ilgilidir. Sonunda, Odysseus Demedokos’tan Truva savaşında dönenleri ve kendisinin de başrollerini paylaştığı meşhur Truva atı olayını anlatmasını ister. Destanın sonunda Odysseus duygularına hakim olamaz ve gerçek kimliği açığa çıkar. Sonra Truva’dan dönüş hikayesini anlatmaya başlar.

Odysseus’un Maceraları

Truva dönüşünde Kikon’ların oturduğu İsmaros adasını korsanca yağmaladıktan sonra, o ve on iki gemisi fırtınaya yakalanıp rotadan çıkarlar. Uyuşuk Lotosyiyenler’i ziyaret ederler ve orada iki adamı onlardan aldığı meyveyi yiyerek sıla özlemini unutur, sonra Tepegözler’in adasından kendilerini mağaraya kapatan Polyphemus’u bir kazıkla kör edip zar zor kaçarlar. Oradan da rüzgârların efendisi Aeolus’u ziyaret ederler, Aeolus onların arkasına evlerine dönebilmeleri için bütün rüzgârları yollar, yalnızca Batı rüzgârını dönüşlerini garantilemek için bir çanta içinde vermiştir, zor durumda açacaktır onu Odysseus. Fakat açgözlü tayfalar, İthake’ye neredeyse vardıkları sırada içinde mücevher olduğunu düşünüp çantayı açarlar ve gemi gerisin geri Aeolus’un adasına döner.

Aieoluss’tan boşuna tekrar yardım için yalvarmalarından sonra gemiye binerler ve yamyam Laistrygonlarla karşılaşırlar. Odysseus’un gemisi dışında diğerleri Laistrygonların saldırısıyla yok olur. Tekrar denize açılırlar ve cadı tanrıça Kirke’yi ziyaret ederler. Kirke Odysseus’un adamlarının yarısını tatlı sözlerle kandırır ve onları domuza çevirir. Hermes Odysseus’a Kirke’nin sihirlerinden korunması için bir ilaç vermiştir ve onun dayanıklılığına şaşıran Kirke, Odysseus’un aşkına karşılık adamlarını tekrar insana çevirmeyi kabul eder. Kirke onun ve adamlarının birçok bela atlattığını öğrenir ve eve dönüş öncesi dinlenmeleri için onları bir sene boyunca adasında şölenlerle konuk eder. Sonunda, Odysseus ve tayfası Kirke’nin talimatlarını dinleyerek Ölüler Ülkesi Hades’in evine, dünyanın batıdaki ucu okyanus kenarına, Thebaili Teiresias’ın tavsiyelerini duymak için yelken açarlar. Odysseus Ölüler Ülkesi’nde ilk olarak tayfası Elphenor’u görür. Elphenor Kirke’nin konuğu iken sarhoş olduğu bir anda çatıdan düşüp ölmüştür fakat Odysseus ve diğer adamları Elphenor’un yokluğunu fark etmemişlerdir. Elphenor’un ruhu Odysseus’a cesedinin gömülmesini salık verir, o da yapacağına söz verir.

Sonra Odysseus kahin Teireias’un ruhunu eve dönüş tavsiyesini almak için çağırır. Odysseus kendi annesinin ruhuyla karşılaşır, annesi onun geri dönüşünü beklerken hüzünden ölmüştür. Odysseus ilk defa annesi sayesinde ev halkına dadanan aç gözlü Talipler’den haberdar olur. Son olarak, Odysseus tarihte ünlü kahraman kadın ve erkeklerle karşılaşır. Kayda değer olarak Agamemnon’dan onu kimin öldürdüğünü öğrenir ve Achilles ona ölüler diyarında acı ve kederi anlatır.

Kirke’nin adasına döndüklerinde, onlara yolculuğun kalan basamakları hakkında bilgi verilir. Yaklaşan gemileri batırmak için onlara büyüleyici şarkılar söyleyip kayalıklara yönlendiren Siren’lerin adasının kıyısından geçerler. Şarkıları duymak ama kendini kaybetmemek için gemi direğine bağlatan Odysseus dışında, bütün tayfanın kulakları mum kaplanarak sağır edilmiştir. Gemileri altı kafalı canavar, Skylla ile Kharybadis anaforu arasından geçer, burada Odysseus altı adamını Skylla’ya kaptırmıştır; sonunda Güneş’in adasına varırlar. Kirke ve Theisires’in kehanetlerine ve Odysseus’un tembihlemesine rağmen, kalan tayfası, Odysseus dua etmek için ormana açıldığı ve orada uyuyakaldığı bir sırada açlıktan ölmek yerine denizde boğulmayı seçerek Güneş’in koyunlarını avlayıp yerler. Bu duruma öfkelenen Güneş Tanrısı, Zeus’a onları cezalandırması için ısrar eder, Zeus da yıldırımlar yollayarak gemilerini denizde paramparça eder.

Odysseus Kharybadis’in hemen üstünde bir incir ağacına tutunur, diğer adamlarının hepsi boğulmuştur. Odysseus ağaçta Kharybadis’in yok olmuş gemisinin parçalarını kusmasını bekler ve o şekilde, ellerini kürek gibi kullanarak dokuz gün boyunca denizde çalkalanıp durur, onuncu gün Tanrılar onu Ogygie adasına atmıştır. Orada yedi sene boyunca Kalypso’nun sevgilisi olmaya zorlanacaktır, ta ki Athene’nin yakarışlarını duyan Zeus, haberci Hermes’i gönderip, Kalypso’nun onu salıvermesini isteyene kadar.

İthake’ye Dönüş

Çok iyi denizci olan Phaiaklar, Odysseus’un hikâyesini ve serüvenlerini dinleyince onu evine yolcu etmekte hemfikir olurlar. Gece yarısı Odysseus uyurken onu İthake’de gizli bir limana bırakırlar. Odysseus başta yabancı bir adaya ulaştığını düşünse de Athene onu kendi topraklarında olduğuna ikna eder, o da bir zamanlar hizmetlisi olan domuz çobanı Eumaios’un kulübesine yollanır. Athene Odysseus’u gariban bir dilenciye çevirmiştir, böylece Odysseus tanınmadan evinde ne olup bittiğini öğrenebilecektir. Orada ağırlandıktan ve yemek yedikten sonra Odysseus kimliği hakkında kurmaca bir hikâye anlatır. Krete’de doğmuştur, Truva savaşında bir grup Kreten’le birlikte savaşmıştır ve dönüşte yedi yılını Mısır topraklarında geçirmiştir, en sonunda da Thesprotia’da gemisi batmış ve İthake’ye oradan gelmiştir.

Bu sırada Taliplerin pususundan kurtulan Telemakhos, Sparta’dan eve doğru yelken açar. İthake sahilinden karaya çıkar ve domuz çobanı Eumaios’un evinin yolunu tutar. Odysseus ve Telemakhos, baba ve oğul, burada karşılaşırlar, Odysseus kimliğini yalnızca oğluna açıklar ve birlikte taliplerin öldürülmesi konusunda anlaşırlar. Önce Telemakhos eve gider, sonra domuz çobanı Eumaios’la birlikte Odysseus da gelir fakat hâlâ dilenci olarak tanınmaktadır. Konağa girdiklerinde köpeği Argos, onu tanır ama bitkinlikten yanına gelemez. Kendi evinde talipler, özellikle de ona çok kaba davranan elebaşları Antinoos tarafından oldukça aşağılanır. Daha sonra karısı Penelope ile buluşur, sözlerini tartmak maksadıyla bir keresinde Odysseus’u (kendisini) Krete’deyken konuk ettiğini söyler. Etraflıca soruşturulduktan sonra Thesprotia’da onun son durumu hakkında bir şeyler bildiğini ekler.

Bir zamanlar dadısı olan yaşlı Eurykleia, meşhur ayak yıkama sahnesinde Odysseus’u eskiden beri sahip olduğu bir yara izinden tanır. Odysseus Eurykleia’ı kimseye söylemeyeceğine dair yemin ettirir.

Taliplerin Öldürülmesi

Athene’nin aklına sokmasıyla Penelope ertesi sabah taliplere bir yarışma önerir. Her kim Odysseus’un yayını gerer de oku dokuz baltanın arasından geçirirse, Penelope ile evlenmeye hak kazanacaktır. Odysseus sonradan kendisi de yarışmaya katılır ve taliplerin bir sürü başarısız denemesinden sonra yayı gerer ve oku en güçlü taliplerden Antinoos’a fırlatır. Ardından oğlu Telemakhos, çobanlar Eumaios, Philoteus ve Athene’nin yardımıyla bütün talipleri öldürür. Evlerindeki elli hizmetçi kadından da on ikisini Penelope’ye ihanet ettikleri ve taliplerle yattıkları için asar, dövüş sırasında taliplere yardım ettiği gerekçesiyle odaya kapattıkları keçiçobanı Melenthius’u da öldürürler. Ve son olarak Odysseus kimliğini Penelope’ye açıklar. Penelope baştan inanamaz ve kuşkulu olduğu için Odysseus’a yakın davranamaz, hatta bunu gören oğulları Telemakhos annesine şu sözlerle sitem eder:

“Ana, kötü ana, yüreği taştan ana!

Ne diye böyle uzak durursun babamdan,

Ne diye yanına oturup konuşmaz, sorular sormazsın ki?

Kim dayanır senden başka, hangi kadının yüreği

Baba toprağına dönen kocasından böyle uzak durmaya,

Sürüne dilene yirmi yıl sonra dönen kocasından?

Oldum olası taştan katıdır bilirim yüreğin senin.”[4]

Daha sonra taliplerin öldürülmesi üzerine bir şölen verirler. Odysseus odasında yıkanmış ve Penelope’ye gerçek kimliğiyle ve yüzüyle görünmüştür fakat Penelope hâlâ onun gerçek Odysseus olduğundan kuşkulanmayı sürdürmektedir. Bu sefer Odysseus Penelope’ye şu sözlerle çıkışır:

“Olympos’ta oturanlar en katı yüreği vermişler sana,

Tekmil kadınlar içinde, ey cinlerin çarptığı,

Kim dayanır senden başka, hangi kadının yüreği,

Baba toprağına dönen kocasından böyle uzak durmaya,

Sürüne dilene yirmi yıl sonra dönen kocasından?

Haydi, dadı, ser döşeğimi, gidip yatayım tek başıma,

Bu kadının göğsünde demir var, yürek değil.” [5]

Penelope inanır gibi olur ama onu son bir kere daha test etmek ister ve şöyle der:

“Ne kendimi üstün tutar, ne seni hor görürüm,

Ey cinlerin çarptığı, şaşkınlığım da geçti artık,

İyi bilirim sen nasıldın ayrıldığın vakit

Uzun kürekli gemilerinle İthake’den.

Haydi ser bakalım yatak odamıza, Eurykleia,

Onun kendi elleriyle yaptığı sağlam döşeğini,

Yerleştir yerine sağlam sediri, şilteyi de koy üstüne,

Koy keçeleri, postları, menevişli çarşafları.”[6]

Yatağının kaldırılmasına çok kızan Odysseus, şöyle karşılık verir:

“Altüst ettin kadın, bu sözlerinle yüreğimi!

Kimdir benim yatağımı yerinden oynatan?

Yapamaz tanrı yardımı olmadan bu işi hiç kimse,

Onu başka yere bir tanrı götürür; götürse götürse,

İnsan ne kadar genç ve güçlü olursa olsun

Gene de kolay değil oynatmak yerinden onu,

büyük bir sır bu, çok ustaca yapılmıştır o yatak,

çünkü ben yaptıydım onu tek başıma.

Sık yapraklı bir zeytin ağacı vardı avlunun ortasında,

Kocaman, gür; gövdesi bir direk gibi kalın.

Onun çevresinde yapmıştım ben yatak odamı,

Ördüm duvarlarını ağır taşlarla, örttüm çatısını,

İyice kenetlenen kapılar yaptım, sağlam kanatlı,

Sonra gür yapraklı dallarını kestim ağacın,

Gövdesini tunç bıçakla rendeledim köküne kadar,

Sonra güzelce bir çırpıda çekip düzelttim,

İçini oyup sedirini tamamladım yatağın,

Ve sonra burguyla deldim her yanını,

Süsledim altınla, gümüşle, fildişiyle,

Ve parlak kırmızı kayışlar gerdim üstüne sığır derisinden.

İşte şimdi açıklamış oldum sırrımı sana,

Ama bilmem ki, bu yatak hâlâ durur mu yerinde,

Yoksa zeytin ağacını kesip dibinden

Aldı onu başka yere mi götürdü biri?”[7]

Böylece Penelope’in sınavından başarıyla geçer, yatağı da zaten bıraktığı gibi duruyordur.

Destanın buraya kadar olan bölümü modern ve antik akademisyenler tarafından orijinal metin olarak değerlendirilmekte ve devamının ise sonradan yapılan eklemeler olduğu konusunda görüşler vardır.

Ertesi gün o ve Telemakhos, Laertes’in bağ evine giderler. Laertes onun oğlu olduğuna çocukluğunda kendisine verdiği ağaçları sayınca inanır. Bu sırada bir kısım İthakeli onları takip eder, taliplerin öcünü alacaklardır. Önderleri Odysseus’un İthake’nin iki jenerasyonunu öldürdüğüne dikkat çeker: Hem Truva’ya birlikte gittiği tayfasını hem de yakın zamanda talipleri. Athene gökten iner, iki tarafı uzlaştırır ve İthake’ye tekrar barış gelmiştir.

Odysseus Karakteri[değiştir | kaynağı değiştir]

Odysseus ismi Yunanca’da “bela” anlamına gelmektedir, hem “başı beladan kurtulmayan” hem de “başkalarına bela getiren” anlamında kullanılır. Ünlü ayak yıkama sahnesinde dadısı Eurykleia’nın onu tanıdığı izi, zamanında bir yaban domuzu yapmıştır ve Odysseus da onu öldürmüştür. Odysseus’un baskın özelliği metisidir; yani sivri zekâsı, kurnazlığıdır. Bu özelliği destanda daha çok kılık değiştirip karşısındakine aldatıcı sözler sarfettiğinde ortaya çıkar. Örneğin Polyphemus’u kör etmeden önce ona adının “Kimse” olduğunu söyler ve adadan kaçmaya çalıştıkları sırada Polyphemus bağırır çağırır, diğer Kyklop’lardan yardım ister, kendine zarar verenin “Kimse” olduğunu söyleyince diğer Kyklop’lar ona şöyle der:

“Sana karşı Kimse zor kullanmazsa ve yalnızsan,

Büyük Zeus’tan çaresiz bir dert gelmiş olacak başına.

Ama baban Poseidon’a yalvar yakar sen gene.”[8]

Böylece diğer Kyklop’lardan kaçmış olur.

Odysseus’un en büyük kusuru ise kibirli ve gururlu olmasıdır. Örnek olarak Kyklop’lardan kaçarken ve denize açılmışken kör ettiği Polyphemus’a isminin “Büyük Odysseus” olduğunu ve onu kimsenin alt edemeyeceğini söyler. Bunu duyan Polyphemus bir dağın yarısını ona fırlatır ve babası Poseidon’a onu şikâyet eder. Poseidon da Odysseus’un eve dönüşünü engellemek için ona açık denizde bin bir türlü bela hazırlar.

Yapı

Odysseia, bir Yunan vezni olan dactylic hexameter ile yazılmıştır, açık ve kapalı hecelerin belirli bir düzen kurması ile bu ölçü tanıdık olduğumuz aruz ölçüsüne benzemektedir. Odysseia, in medias res ile açılır, bu deyiş Latince “bir şeylerin ortası” anlamında kullanılır ve aynı zamanda edebiyatta “hikâyeye bir durum veya karakterleri tanıtmakla başlamak yerine dramatik bir olayla başlamak” anlamında kullanılan artistik bir terimdir. Bu teknikle anlatıcı geçmiş olayları flashback ve hikâye anlatma ile detaylandırabilir. Bu teknik daha sonra Virgil’le Aeneis’inde, Lurz Vaz de Camoes ile Oskusiadas’ta[9] ve Alexander Pope’un Bukleye Tecavüz gibi eserlerde tekrar kullanılmıştır.

Destanın başında Telemakhos’un içinde bulunduğu durum anlatılır. Sonra sahne bir anda değişir ve Odysseus’un Kalypso’nun mağarasındaki hayatı anlatılır. Athene’nin yardımıyla Odysseus Phaiaklar’ın adasına ulaştığında başından geçen hikâyeyi onun ağzından dinleriz ve sonra Phaiaklar onu İthake’ye yolcu eder.

Odysseia şimdiye kadar basılmış bütün tercüme ve tıpkıbasımlarında 24 kitaba ayrılmıştır. Bu ayrım yalnızca gelenekle yapılıyor olabilir, orijinal metinde olmayabilir. Birçok akademisyen bu ayrımı 3. yy’da Büyük İskender’in editörlerinin başlattığını düşünüyor. Klasik dönemde özellikle Telemakhos’a odaklanan ilk dört kitap için Telemachy, Odysseus’un Polyphemus’tan kaçışını anlattığı 9. kitaba Kyklop, Ölüler Diyarında geçen 11. kitap için de Nekuia, Odysseus’un Phaiaklar’a serüvenlerini anlattığı 9. ve 12. kitap arasında kalan bölümlere Apologoi: Odysseus’un Serüvenleri, Odysseus’un talipleri öldürdüğü 22. kitaba da Mnesterophoria denmiştir. Sonradan eklendiği düşünülen bölümlere de Telegony adı verilmiştir.

Telegony bölümü, yani 24. kitap, destanın son 548 dizesi, daha sonra başka bir ozan tarafından eklenmiştir. Diğer kitaplarda geçen olaylar 24. kitaba gelmeden sonuca bağlanır, eğer gerçekten de böyle bir ekleme varsa, bu durumda ekleme yapan ozanın bütün metni değiştirmiş olabileceği göz ardı edilmemelidir. Destanın orijini, yazarı hakkında daha fazla bilgi almak için Homeros’la ilgili akademik çalışmalara bakabilirsiniz.

Odysseia’nın Geçtiği Coğrafya

Odysseus’un başından geçenleri anlattığı serüvenler dışındaki kitaplar şu anda İyonya Adaları denilen Peloponnese’de geçer. Yalnız Odysseus’un kralı olduğu İthake, şimdiki İthake olmayabilir. Destanda adı geçen Phaiaklar’ın ili Scheria’nın yeri hakkında görüş ayrılıkları vardır. Bazı akademisyenler Odesseia’da geçen bütün yer adlarının uydurma olabileceğini söyler.

Odesseia’yı Tarihlendirme

2008 yılında, Rockefeller Üniversitesi’nden iki bilim adamı, Marcelo O. Magnasco ve Constantino Baikouzis, Odysseus’un Truva savaşından dönüşünü tarihlendirmek için metindeki bazı ipuçlarını ve astronomik verileri kullandılar.[10] İlk ipucu, Odysseus’un şafak vakti İthake’ye döndüğü zaman Venüs’ün çıplak gözle gözükmesi ve ikincisiyse taliplerin öldürüldüğü gece ortaya çıkan yeni aydır. O gece İthake üzerinde güneş tutulması vardır. XX. bölümün 350. dizesinde Theoklymenos Telemakhos’a et yerken gülen talipleri kastederek şöyle der:

“Nedir, zavallılar, nedir bu başınıza gelen?

Her yerinizi, diz kapaklarınıza dek, karanlıklar sarmış,

yanaklarınız yaş içinde, hüngür hüngür ağlarsınız,

kan fışkırır ağzınızdan güzelim duvarlara, direklere!

Görüntülerle dolu bakın, evin önü ve avlusu,

Yol almış giderler Erebos’un karanlığına doğru,

Gökyüzünde güneş söndü sönecek,

Kapkara bir sis kaplamada ortalığı.”

Bu kanıttaki problem, güneş tutulmasının talipler tarafından görülmediği, yalnızca Theoklymenus’un bir öngörüsü olduğudur, destanın o bölümünün dışında güneş tutulmasından bahsedilen başka bir yer yoktur.

Venüs’ün çıplak göze görünmesi, güneş tutulması gibi olayları kesiştiren Baikouzis ve Magnasco, Odysseus’un döndüğü geceyi M.Ö. 16 Nisan 1178 tarihi olarak konumlandırır. Böylece Truva’nın yok edilmesi on yıl önceye dayandığına göre de, bu olay M.Ö. 1188 yılında gerçekleşmelidir. Yapılan arkeolojik çalışmalar da bu tarihi güçlendirir.

Etkilenmeler

Akademisyenler Odysseia ve Yakın Doğu mitolojisi arasında kuvvetli etkileşimler yakalamışlardır. Martin West, Gılgamış destanı ile Odysseia arasında önemli paralelliklerden bahseder.[11] Her iki destanın kahramanı da, Odysseus ve Gılgamış, dünyanın sonuna yolculuk ederler ve ölüler ülkesine geçerler.

Kültürel Etkiler

  • Euripides’in Cyclops oyunu, bölümün mizah katılarak yeniden yazılmasıdır.
  • Lucian of Samosata, True Story, M.S. 2.YY.
  • Dante Aligheri Inferno’da XXVI. Kantoda Odysseus’a yeni bir son yazar.
  • Claudio Monteverdi tarafından 1640’ta sahnelenen Il ritorno d’Ulisse in patria, destanın ikinci yarısını konu edinmiştir.
  • James Joyce’un modern eseri Ulysses’in her bir bölümü de teknik ve karakterler bakımından Homeros’un Odysseia’sına paralellikler taşır.
  • Cream’in 1967 yılında yazdığı “Tales of Brave Ulysses” şarkısı Odysseus’un eve dönüş maceralarını anlatır.

Kaynakça

Bu Haftanın Kitabı: İlyada Destanı

Home

Destanın 1572 yılına ait Rihel baskısı.Yunanca ve Latince olarak Strasbourg‘da basılmıştır.

ros‘un Troya Savaşı‘nı anlatan destanıdır. Yunanca’da Odise ile birlikte en eski edebiyat olduğu düşünülen epik bir şiirdir. Eldeki veriler ışığında Homeros tarafından MÖ 7. ya da 8. yüzyıl‘da yazıldığı düşünülmektedir.

Homeros, “İlyada”sında Troya Savaşı’nın tamamını anlatmamaktadır. 24 bölüm ve 16.000’den fazla dizeye sahip olan İlyada, Troya Savaşı’nın dokuzuncu yılında 51 günlük bir dönemi anlatmaktadır. Destan Akhilleus’un öfkesi ile açılır ve Hektor’un cenazesi ile sona erer. Destan söz konusu 51 günlük kısmı kapsamakla beraber, bu dönemin öncesi ve sonrasıyla, savaşın çeşitli merhaleleriyle ilgili birçok olaya atıfta bulunmaktadır.[1] Sözlü gelenekten yazıya nasıl geçtiğini bilemediğimiz gibi, metinde geç dönemde yapılan değişikliklerin kesin amacını kestirmek de güçtür. Ama Homeros bir savaşın “toprağı bereketli Troya“da geçtiğini söylemektedir.

Konusu

I. Bölüm: Akhilleus’un öfkesi

Ozan, İlham Perileri’ne seslenip konusunu belirtir: Akhilleus‘un öfkesi ve bu yüzden Akhalar arasında beliren veba salgını.

Akhaların Troya Ovası’ndaki gemi ordugâhındayızdır. Tanrı Apollon‘un rahibi Khryses gelir, Agememnon‘un tutsak olarak alıkoyduğu kızı Khryseis’i geri ister. Agememnon kızı vermediği için tanrı Apollon Akha ordusuna veba salar.

Dokuz gün dokuz gece ordu hastalıktan kırılır. Bilici Kalkhas kızı geri vermeyi buyurur. Agememnon kızı vermeye razı olur, ama onun yerine Akhilleus’un tutsağı Briseis‘i alacaktır. Akhilleus’la Agememnon bu yüzden kavgaya tutuşurlar. Agememnon Briseis’i alır, ama Akhilleus da barakasına çekilir: Savaşa artık katılmayacaktır. Anası deniz tanrıçasıThetis‘ten öcünü almasını ister. Thetis, Olimpos‘a çıkıp Zeus‘a yalvarır: Akhilleus savaştan uzak durdukça Akhalar zaferi kazanamasınlar. Zeus söz verir, Akhalar’dan yana olan karısı tanrıça Hera ile kavga ederler. Hephaistos onları yatıştırır.

II. Bölüm: Agememnon’un düşü – Toplantı – Gemilerin sayımı

Zeus, Agememnon’a yalancı bir düş gönderir: Troya’yı alabileceğini bildirir. Agememnon Akhalar’ı toplantıya çağırır, onları denemek ister: Herkesin dokuz yıllık savaştan bıktığını, yurtlarına dönmek istediklerini anlar. Thetis olayı. Ordu savaş düzenine girer. Ozan bir daha Musaya seslenir ve Akha ordularının, komutanlarının ve şehirlerinin adlarını, gemilerinin sayısıyla saymaya koyulur. Aynı sayım Troyalılar için de yapılır. Troya ordusu da safa dizilir.

III. Bölüm: Antlar – Surların üstündeki sahne – Paris’le Menelaos’un teke tek savaşı

İki ordu karşı karşıyadır: Paris, Menelaos‘la teke tek savaşa girişmeyi teklif eder. Savaşı kazanan Helenayı alacaktır. Teklif kabul edilir, Priamos’u çağırmaya giderler.

Sahne değişir: Priamos’la ihtiyarlar heyeti surların üstünde dizilip tek tek savaşı gözetlerler. Helena gelir, onlara Akha yiğitlerini tanıtır. Teke tek savaş başlar, Menelaos Paris’i alt etmek üzereyken tanrıça Afrodit araya girip Paris’i kaçırır, Helenayı da kocasının yanına götürür. Helena’nın Afrodit’e, sonra da kocasına çıkışması.[2]

Türkçe çevirileri

İlyada‘nın ilk dizeleri.

Varlık Yayınları tarafından Ahmet Cevdet Emre çevirisiyle 1957 yılında 355 sayfa olarak basıldı. Daha sonra Türk Kültür Yayınları tarafından 1958 yılında 376 sayfa olarak basıldı. Daha sonra İş Bankası Kültür Yayınları tarafından 1958 ve 1962 yıllarında basılan İlyada; Azra Erhat ve A. Kadir’in çevirisiyle Can Yayınları tarafından 1984’te basılmıştır. 1984’te Can Yayınlarından çıkan bu basım 5. basım olup 6. basım 1992’de, 7. basım 1993’te yapılmıştır. 1993 yılı 7. baskısı; Can Yayınlarında dizilmiş, Özal Basımevinde basılmıştır.

Ana karakterler

  • Hektor: Priamos‘un ilk doğan oğlu, Troya’nın lideri ve müttefik ordular kumandanı. Tahtın varisi.
  • Paris: Troya Prensi ve Hektor’un kardeşi, Alexander diye de bilinir. Helen‘i kaçırdı ve bu durum casus belli ilan edildi. Bir bebek katili olarak görüldü.
  • Kassandra: Troya’nın yok olmasına önceden sebep olacağını gördü. Bir çoban tarafından büyütüldü.
  • Akhilleus: Myrmidonlar‘ın lideri ve Yunan savaşçılarının en önemlisi. Hikayenin ana karakterlerinden biridir.
  • Briseis: Lyrnessos şehrinin rahibinin kızıydı. Babasının katili olan Akhilleus’un sevgilisi olmuştur.
  • Agememnon: Mycenae‘in kralı, Akhilleus’le kan davasını tahrik eden Achaean ordularının en yüksek kumandanı. Erkek kardeşi Menelaos‘tur.
  • Menelaos: Helen‘in terkettiği kocası. Sparta Kralıdır. Agememnon’un kardeşidir.
  • Odisseas: Odise adlı epik destanın ana karakteri, kurnazlığı ile ünlüdür.
  • Kalkhas: Güçlü Yunan rahip. Kehanetleri ünlüdür.
  • Patroklos: Akhilleus’in yakın arkadaşı ve kuzenidir.
  • Nestor: Diomedes, Idomeneus ve Aias: Yunanistan‘ın başlıca şehir devletlerinin kralları, kendi ordularını yöneten fakat Agememnon’un emri altında olanlar.
  • Priamos: Troya kralı. Troyalı kumandanlarının bir çoğu, onun elli oğludur.
  • Aineias: Hektor’un kuzeni ve en önemli teğmenlerden biri. Afrodit‘in oğlu. Troya Savaşı’nda sağ kalan figürlerden en önemlisi. Troya Savaşı’ndan sonra İtalya’ya kaçıp Roma’yı kurmuştur.
  • Glafkos ve Sarpedon: Likya‘nın liderleri.
  • Hekabe: Troya kraliçesi, Priamos‘un karısı, Hektor, Kassandra ve Paris‘in annesi.
  • Helen: Sparta kraliçesi ve Menelaos‘un karısı. Paris‘i destekleyenlerden.
  • Andromakhe: Hektor’un eşi.

Homeros – İlyada

Kaynakça

Bu Haftanın Kitabı: Evrenin Dokusu

Evrenin Dokusu (Uzay, Zaman ve Gerçekliğin Dokusu)

  • Yazar: Brian Greene
  • Çevirmen: Murat Alev
  • Yayınevi: Tübitak Yayınları
  • Sayfa Sayısı: 645
  • Baskı Yılı: 2011
  • Dili: Türkçe

Evrenin dokusunu oluşturan uzay ve zaman… En gizemli kavramlar.

Uzay bir varlık mı? Neden zamanın bir yönü var? Uzay ve zaman olmadan evren olabilir miydi? Geçmişe dönebilir miyiz?

Brian Greene bizi Newton’un uzayı ve zamanı değişmez gören anlayışından Einstein’ın akışkan uzay-zaman kavramına, kuantum mekaniğinin birbirlerinden çok uzaktaki cisimlerin davranışlarını anında birbirlerine göre belirledikleri dolanık uzayına doğru gerçekten de aydınlatıcı bir yolculuğa çıkarıyor. Yani gerçekliğin, fizikçilerin gündelik dünyamızın hemen altında yatmakta olduğunu keşfettiği, yeni katmanlarına.

Brian Greene – Evrenin Dokusu

Kaynakça

Bu Haftanın Kitabı: Her Şey Su İle Başladı

Her Şey Su İle Başladı

Helen Keller 1880-1968 yılları arasında yaşamış Amerikalı bir pedagogdur. Keller’in anlattığı ve John A. Macy’nin kaleme aldığı bu eser, Keller’in üniversite yıllarına kadar olan hayatını anlatmaktadır.

Helen Keller 27 Haziran 1880’de Kuzey Alabama’nın küçük bir kasabası olan Tuscumbi’da doğar. Babası Arthur H. Keller adlı bir yüzbaşıdır. Annesinin adı Kate Adams, kendisinden küçük kız kardeşinin adı da Mildred’dir.

Keller, küçüklüğünden beri gayretli ve şahsiyetli birisidir. Küçüklüğünde başkalarının yaptıklarını taklit eder ve altı aylıkken “n’assın”, “çay, çay, çay” ve “su” demeyi öğrenir. Bir yaşına bastığı gün ise yürümeyi öğrenir. Ancak Keller’in hayatı on dokuz aylıkken, bir anda geçirdiği hastalık yüzünden değişir. Şubat ayında gelen bu ateşli hastalık ondan kulaklarını ve gözlerini almıştır. Hastalığını karında ve beyinde ciddi tıkanıklık olarak adlandırırlar ve doktorlar Keller’in o an için öleceği teşhisinde bulunurlar. Aniden gelen bu ateş Keller’den esrarengiz bir şekilde geri gider. Doktorlar ve ailesi bu duruma çok sevinir. Ancak Keller, artık ne görebilmekte ne de duyup konuşabilmektedir.

Helen Keller geçirdiği bu hastalıktan sonra dünyayı artık karanlık yaşamaya başlar. Bu durum onun için oldukça zor bir durum olmuştur. Bu yüzden zaman zaman sinir krizleri yaşamaya başlar. Keller buna rağmen hastalığının ilk aylarından sonra etrafında olup bitenleri anlamaya, kavramaya başlar. Bir süre sonra da etrafındakilerle ilişki kurması gerektiğini düşünür ve kaba ve ham hareketler yapmaya başlar. Mesela kafasını birkaç kere sallamak “hayır”, bir kere sallamak “evet”, çekmek “gel”, itmek “git”, demek anlamına gelir.

Beş yaşında da Helen yıkanan çamaşırları katlamayı, kendininkileri ayırmayı ve yerine yerleştirmeyi öğrenir. Ailesinden kişilerin dışarı gideceklerini giyindikleri elbiselerden anlar ve onlara kendisinin de gidebilmesi için yalvarmayı öğrenir. Misafir geldiğinde ona göre giyinmeyi ve misafirlere giderken el sallamayı öğrenir.

Keller altı yaşına geldiğinde artık kendisini ifade etme arzusu artar, ancak bunu yapamaz. Bu yüzden de sık sık sinir krizlerine girer. O kadar ki bu nöbetler artık saat başı olmaya başlar. Bu duruma ailesi çok üzülür. Daha fazla dayanamayıp bir arayışa girerler ve Baltimore’a bir göz doktoruna giderler. Ancak Doktor Chisholm bir şey yapamaz. Fakat Chisholm Keller ailesine Helen’in eğitim görebileceğini söyler ve Whashinton’da Doktor Alexander Graham Bell’e gidip ondan kör ve sağır okulları ile öğretmenler hakkında bilgi edinebileceklerini söyler. Bay Keller Alexander Graham Bell’i bulur ve ona durumu anlatır. O da Boston’daki Perkins Enstitüsü müdürü Bay Anagnos’a yazmasını ve Helen’in eğitimi için bir öğretmeni olup olmadığını sorması tavsiyesinde bulunur. Bay Keller hemen mektubu yazar ve birkaç hafta sonra Bay Anagnos’tan olumlu cevap gelir.

1887 Martının üçüncü günü, Helen’in kendi ifadesi ile “hayatının en önemli günü”dür. Çünkü o gün öğretmeni Anne Mansfield Sullivan gelmiştir. Bayan Sullivan Helen’e geldiği günün ertesi bir bebek verir. Helen bebekle oynadıktan sonra Bayan Sullivan Helen’in avucunun içine heceleyerek B-E-B-E-K yazar. Helen onu anlayamaz. Ancak yaptıklarını aynı şekilde taklit eder. Bu şekilde bir hafta boyunca “iğne, şapka, bardak, otur, kalk, yürü” gibi kelimeleri taklit ederek yazmayı öğrenir. Ancak bunlar Helen için bir anlam ifade etmez. Bu onun için bir taklittir ve oyundan başka da bir şey değildir. Bu böyle haftalarca devam eder.

Bir gün Bayan Sullivan Helen’i bahçeye çıkarır. Onu bahçedeki kuyunun yanına getirir. Helen’in bir elini alır ve soğuk suyun altına tutar. Diğer elinin avucuna da önce yavaşça, sonra da hızlıca “SU” yazar. Helen henüz on dokuz aylıkken sağlığında söyleyebildiği bu sözcük birden onun bilincinde bir şeyler uyandırır ve sisler arasından bu kelimeyi çıkartır ve birden konuşmanın tüm gizemini kavrar. Helen artık her şeyin bir ismi olduğunu ve her ismin de yeni bir düşünceyi birlikte getirdiğinin farkına varır. Bu sözcük onun bütün hayatını değiştirir ve yaşayan sözcük ruhunu uyandırır. Artık Helen öğretmeni sayesinde çoğu şeyi öğrenmeye başlar ve eğitimine devam eder.

Helen sözcükleri öğrendikten sonra da kabartma yazı sayesinde okumayı öğrenir. Bütün bunları öğretmeni Anne Sullivan sayesinde yapar. Bu yüzden Helen öğretmeni Bayan Sullivan’ı çok çok sever ve onu kendisinden asla ayrı görmez. Bayan Sullivan da Helen’i çok sever. Onu hiç yalnız bırakmaz. Eğitim-öğretim sürecinde bile daima Helen’in yanında olur. Ona karşı daima sıcak ve şefkatli davranır. Zor zamanlarında Helen’in hep yanında olur. Sinir krizleri geçirdiğinde onu şefkatle kucağına alır ve sabırla sakinleştirir. Bu sebeple Bayan Sullivan, Helen için bir başlangıç ve hayata tutunma sebebidir.

Helen’in hayatındaki ikinci büyük olay 1888 Mayısında Boston’u ziyaret edişidir. Çünkü orada Perkins Enstitüsü’nde kendisi gibi kör ve sağır arkadaşları vardır. Orada geçirdiği günün sonunda “Kendimi bütünüyle evimde hissetmiştim ve günler geçtikçe bir mutluluktan diğerine geçmiştim. Boston’un dünyanın başlangıcı ve sonu olduğuna inanıyordum. Kimse beni başka yerin varlığına inandıramazdı.” sözlerini söylemesi, Helen’in orayı çok sevdiğini göstermektedir.

1890 yılının ilkbaharında Helen konuşmayı öğrenmeye başlar. Yani anlaşılabilir sesler çıkartmaya başlar. Lamson adlı Bayan, Helen’e konuşmayı öğretir. Bayan Lamson ses çıkardığı zaman Helen’in elini dudaklarına dokundurtur ve elini yüzünde gezdirerek yüzünün aldığı şekli Helen’e gösterir. Her yaptığını Helen’e tekrarlatır ve bu sayede ona ilk aşamada altı ses, sonra onbir ses öğretir ve Helen ilk cümlesini telaffuz eder. “It is warm.” (Hava sıcak). Bayan Lamson sayesinde kırık dökük hecelerle Helen konuşmaya başlar ve bu onun için artık yeni bir güç kaynağı olur.

1892 yıllarında yani henüz 11-12 yaşlarında Helen hikayeler yazmaya başlar ve dikkatleri üzerine çeker. 1893 yıllarında da La Fontaine’den okuyabilecek kadar Fransızca öğrenir. Daha sonra da Bay Irons’dan Latinceyi öğrenir.

1894 yılı yazında Amerikan Sağırları Konuşmaya Teşvik Etme Kurumu’nun Chautaugua’da düzenlediği toplantıya katılır ve bu toplantı sırasında New York’taki Wright-Humason Sağırlar Okulu’na gitmesi kararlaştırılır. Burada iki yıl boyunca matematik, coğrafya, Fransızca ve Almancam öğrenir. Ayrıca dudak okuma ve konuşma dersleri de alır. Bu okulun sonlarına doğru 1896 yılının Ekim ayında Radcliffe’e hazırlanmak üzere Cambrig’de Kız Okulu’a başlar. Bayan Sullivan da Helen ile birlikte gider ve ona tercümanlık yapar. İlk yıl İngiliz Edebiyatı, İngiliz Tarihi, Almanca, Latince, kompozisyon dersleri alır.

Bu sırada Noel’de annesi ve kız kardeşi Mildred Helen’in yanına gelir. Mildred’in de bu okulda eğitim görmesine karar verilir. Altı ay Mildred Helen ile birlikte bu okulda okur. Helen Haziran yirmi dokuzdan Temmuz üçe kadar Radaliffe sınavlarına girer. Sınavların hepsinden geçer ve Almanca ve İngilizceden “takdirname” alır. Okuldaki ikinci yıl fizik, cebir, geometri, astronomi, Yunanca ve Latince dersleri alır. Ancak o yıl okul müdürleri bay Gilman Helen’in çok çalıştığını ve derslerinin azaltılması gerektiğini düşünerek Helen’in okulunun beş yılda bitmesi gerektiğini düşünür ve okulunun uzaması kararını alır. Bunun üzerine annesi Bayan Keller Helen’i ve kardeşini okuldan alır.

Helen 1898’in ekim ayında Boston’a döner ve Bay Keith tarafından özel ders alır. Böylece Helen’in üniversiteye hazırlık eğitimi kesintiye uğramadan devam eder.

Helen 29 ve 30 Haziran’da Radcliffe Koleji’ndeki final sınavlarını verir ve üniversiteye giriş sınavı sona erer. Helen artık istediği zaman üniversiteye gidebilme imkanına sahip olur. Ancak Helen’in üniversiteye başlamadan önce bir yıl daha Bay Keith ile çalışması kararı alınır. Böylece Helen üniversiteye 1900 yılının son baharında başlar.

İlk yılında Helen Fransızca, Almanca, Tarih, Kompozisyon ve İngiliz Edebiyatı dersleri alır. İkinci yılında İngilizce, Kompozisyon, İncil’in İngiliz Edebiyatı’ndaki yeri, Amerika ve Avrupa’daki devletler, Horace’in şiirlerini ve Latin Komedilerini okur. Helen göremediği için yazılarını daktilo sayesinde yazar. Girdiği sınavlarda bu daktilo ona çok yardımcı olur. Ancak bu daktilo analitik dersinde geometrik şekillerde Helen’e pek yardımcı olmaz ve Helen bu derslerde biraz sıkıntı çeker.

Üniversite yıllarında Helen büyük hayal kırıklıkları yaşar. Çünkü Helen üniversiteye gitmeden önce güzel hayaller kurar. Ama üniversiteye gittiğinde oranın hayal ettiği gibi bir yer olmadığını anlar. Ama buna rağmen Helen yılmaz ve okulunda başarılı olur.

Helen okumayı ve tarihi çok sever. Çeşitli kitaplar okur ve yazar. Hayatı boyunca çeşitli arkadaşlar edinir ve bunlar arasında hiç görmediği ancak mektuplaştığı arkadaşları da olur. Zaman zaman bu arkadaşlarını ziyarete gider ve ufak çaplı geziler yapar. Eğlenmekten zevk alan bir kişiliktir.

Küçüklüğünden beri yüzmeyi, kanoya binmeyi, yelken yapmayı ve kürek çekmeyi sever. Bu hayat dolu kişi ömrü hayatında daima yardımsever olmuştur ve kendisi gibi kör ve sağırlara elinden geldiğince yardımcı olmaya çalışır. Hayatını onlara adar. Helen Keller, yaşamı parmak uçlarıyla keşfeden bir kişiliktir.

O gözü gören ve kulağı duyan kişilerden daha fazla gören ve daha fazla duyan, çok zeki birisidir.

Kaynakça

Bu Haftanın Kitabı: Büyük Tasarım

image

Yazarı: Stephen Hawking ve Leonard Mlodinow
Ülke: ABD
Özgün dili: İngilizce
Türü: Popüler bilim
Yayınevi: Bantam Books
Sayfa sayısı: 208
Anadilinde ISBN: 0-553-80537-1
Büyük Tasarım, 2010 yılında fizikçiler Stephen Hawking ve Leonard Mlodinow tarafından yazılıp Bantam Booksyayınevi tarafından yayımlanan popüler bilim kitabıdır. Evrenin kökenini açıklamak için Tanrıyı araya sokmanın gereksiz olduğunu ifade eden kitaba göre Büyük Patlama fizik yasalarının bir sonucudur.[1] Eleştirilere cevap olarak Hawking: “Biri çıkıp Tanrının olmadığını ispatlayamaz; fakat bilim Tanrıyı gereksiz kılar” şeklinde cevap vermiştir.[2]Channel 4‘da yayınlanan Genius of Britain adlı belgeselde dini inancı tartışma konusu olunca kişisel bir Tanrıya inanmadığını açıklığa kavuşturmuştur.[3][4][5]

Kitabın yazarları bir birleşik alan kuramının (Albert Einstein ve diğer fizikçiler tarafından evrenin ilk modellerine dayandırılarak öne sürülen bir teori) var olmayabileceğini ifade etmişlerdir. Kitapta bilimsel bilginin tarihi irdelenmekte ve 11 boyutu kapsayan M-kuramı tanıtılmaktadır.[6]

Birleşik Devletler‘de 7 Eylül 2010’da yayımlanışının ardından amazon.com‘da kısa bir sürede en çok satanlar listesinin birinci sırasına yerleşti.[7][8][9] Birleşik Krallık‘ta 9 Eylül’de satışa sunulan kitap yine amazon.co.uk’de aynı gün en çok satanlar arasında ikinci sırada yer aldı.[10]

Kaynakça:
Vikipedi’nin Büyük Tasarım bölümü.

Bu Haftanın Kitabı: Zamanın Daha Kısa Tarihi

image

Yazarları:Stephen Hawking, Leonard Mlodinow
Orijinal ismi: A Briefer History of Time
Çevirmen: Selma Öğünç
Kapak tasarımı: Yavuz Korkut
Ülke:ABD
Özgün dili: Türkçe
Konu(lar): Evren
Türü: Popüler bilim
Yayınevi: Doğan KitapTürkçe
basım tarihi: Ekim 2006 (Anadilinde)
basım tarihi: 2005
Sayfa sayısı:132
ISBN: 978-975-991-946-7

Zamanın Daha Kısa Tarihiİngiliz fizikçi Stephen Hawking ile ABD‘li fizikçi Leonard Mlodinow tarafından yazılan 2005 yılında piyasaya sürülmüş popüler bilim kitabı. Eser, 1988 yılında piyasaya sürülen Hawking’in kitabıZamanın Kısa Tarihi‘nin yeniden kaleme alınmış bir güncellemesi niteliğindedir. Kitapta Hawking ve Mlodinow okuyuculara kuantum mekaniğisicim kuramıbüyük patlama teorisi gibi konuları açıklamaktadır. Kitap, yeni bulunan keşiflerle güncellenmiş ve eski kitapta bulunan konular daha kapsamlı örneklerle açıklanmıştır.[1]

Bu Haftanın Kitabı: Tanrı’nın Formülü

image

Tanrının Formülü  Kitabın adı ve kapağında Albert Einstein’nın resmini görünce 552 sayfalık kitabı hiç düşünmeden aldım. Yazarı José Rodrigues Dos Santos, Portekizli bir gazeteci, kitapları çok satanlar listesinde. Tanıtacağımız kitap Pegasusyayınlarından çıkmış 2014 basımlı bir kitap.

Tanrının Formülü Konusuna geçmeden önce belirtmeliyim çok kolay okunabilen, içindeki fizik, matematik, teoremler, kurallar, ispatlananlar, ispatlanamayanlar v.s. anlaşılır bir dilde yazılmış. Bazen ders kitabı niteliğinde hissettirse de kendini okuması ilginç bir kitap.

İlk bölüm 1951 yılında İsrail’in ilk başbakanının Albert Einsteine ile aralarında geçen bir diyalogla başlıyor. Yeni kurulmaya başlayan İsrail devleti baş bakanı yapımı kolay bir nükleer silah yapmasını istiyor bilim adamından. Zor da olsa ikna ediyor ve bu konuşmalar gizli adamlar tarafından kayıt alına alınıyor.

İran tarafından bir araştırma için çağrı alan baş kahramanımız Thomas Noronha bir şifre çözen profesör. (Hani bizim Dan Brown kitaplarındaki şifre çözücü profesörün Robert Langdon geliyor aklınıza hemen.) İşin içine İran girerse hemen CIA de devreye giriyor ve nükleer bomba olduğunu düşündükleri el yazmalarının ele geçirilmesi isteği ile olaylar sarpa sarıyor.

Albert Einstein’ın el yazmalarının içeriği gösterilmeden şifresinin çözmesi isteniyor kahramanımızdan. Tabi belgelerin tamamı İran hükümeti tarafında deşifre edilemediği ve içinde bir nükleer bombanın formülü olduğu sanıldığı için profesör çalışmaya başlıyor. Lakin CIA belgelerin aslının çalınması konusunda profesörü de olayların içine sokarak macera başlıyor. Kitabın sonuna kadar Tanrı’nın Şifresinin neolduğunu anlamaya çalışıyorsunuz.

Çözülen şifrenin bir nükleer bomba olmadığı tanrının varlığının ispatı olduğunu son bölüme kadar öğrenemiyorsunuz ama pek çok bilimsel deneyin varlığını okuyorsunuz.

Yazılanların roman tarzında kurgu olduğu belli ama bilim insanları ve yaptıkları deneyler ve kuramları ile ilgili anlatılanların kurgu olduğunu hissetmedim. Yani var olanbilimsellikler güzel bir kurgu çerçevesinde 552 sayfalık kitabı oluşturmuş . Baş kahramanımız biraz pasif ve zayıf kalmış ama çok da rahatsız etmiyor genele bakınca.

Tanrının Formülü kitaba kısaca batının ilmi doğunun mistik anlayışı iç içe geçerek bir roman oluşturulmuş. Eski Ahit, İncil, özellikle Tibet bölümleri ve Budist inancıyla ilgili kısımlar güzel.
Jose Rodrigues Dos Santos – Tanrının Formülü
Kaynakça
http://www.makalecafe.com/tanrinin-formulu/

Bu Haftanın Kitabı: Roma İmparatorluğu’nun Gerileyiş ve Çöküş Tarihi 

image

Roma İmparatorluğu’nun Gerileyiş ve Çöküş Tarihi (İngilizce: The History of the Decline and Fall of the Roman Empire) 18. yüzyılda altı cilt halinde basılan, İngiliz tarihçi Edward Gibbon tarafından yazılmış çok önemli bir çalışmadır. Birinci cilt 1776‘da yayımlanmış ve altı baskı yapmıştır (ki dönemine göre büyük bir başarıdır). İkinci ve üçüncü ciltler 1781 yılında basılmış; dördüncü, beşinci ve altıncı ciltler de 1788 ve 1789 yıllarında yayımlanmıştır. Ciltlerin orijinalleri o dönemin yaygın basım uygulamasınca dört yapraklı formalar halinde yayımlanmıştır.

Roma İmparatorluğu’nun Gerileyiş ve Çöküş Tarihi cilt I
Edward Gibbon – Roma İmparatorluğu’nun Gerileyiş ve Çöküş Tarihi 1 – BFS (cs)

Roma İmparatorluğu’nun Gerileyiş ve Çöküş Tarihi cilt II

Edward Gibbon – Roma İmparatorluğu_nun Gerileyiş ve Çöküş Tarihi 2 – BFS (cs)

Roma İmparatorluğu’nun Gerileyiş ve Çöküş Tarihi cilt III
Edward Gibbon – Roma İmparatorluğu’nun Gerileyiş ve Çöküş Tarihi 3 – BFS (cs)

Diğer ciltleri internette bulamadığım için koyamadım.

Bu Haftanın Kitabı: Zamanın Kısa Tarihi

Zamanın Kısa Tarihi: Büyük Patlamadan Karadeliklere
Zamanın_Kısa_Tarihi
Yazarı Stephen W. Hawking
Orijinal ismi A Brief History of Time
Özgün dili İngilizce
Türü Bilim kitapları
Yayınevi Bantam Dell Publishing Group (orijinal)
Doğan Kitapçılık (Türkçebasım)
Anadilinde
basım tarihi
1988
Sayfa sayısı 256
ISBN ISBN 975-506-003-0
OCLC 39256652
Sonraki eser Black Holes and Baby Universes and Other Essays

Zamanın Kısa Tarihi ya da özgün adıyla A Brief History of Time, Profesör Stephen Hawking‘in ilk kez 1988‘de yayınlanan bir popüler bilim kitabıdır. 2002 yılı itibarı ile 9 milyondan fazla kopyası satılmıştır.

Hawking, uzay bilimi ile ilgili, büyük patlama, kara delikler, ışık konikleri, superstring kuramı gibi kavramları, konuyla ilgili birikimi olmayan okurlara, açıklamaya çalışır. Ancak, zaman zaman bir popüler bilim kitabından beklenmeyecek kadar karmaşık matematiksel açıklamalara da girer.

Bir editörün tavsiyesi üzerine, kitapta E=mc² dışında hiçbir formüle yer verilmemiştir. Hawking, kavramların daha kolay anlaşılabilmesi için metinleri resim, grafik gibi görsellerle zenginleştirerek, konuları basitleştirmeye çalışmıştır.Herkesin anlayabileceği bir dille yazılmıştır.

Bu kitap okuyucunun bilime ilgisini arttırır Karmaşık bir anlatımı yoktur. Yalnız okuyucunun az da olsa fizik eğitimi almış olması gerekir. Aynı isimle, Errol Morris tarafından çekilmiş ve 1991’de gösterime girmiş bir de belgesel bulunmaktadır.

Bu Haftanın Kitabı: Evrenin Zarafeti

Yazar Çevirmen: Brian Greenen Ebru Kılıç
Yayın Tarihi Yayınevi 2013-01-01 TÜBİTAK Yayınları
ISBN 9754034745
Baskı Sayısı 5. Baskı
Dil TÜRKÇE
Sayfa Sayısı 523

Heyecan verici ve çığır açıcı fikirlerin, örneğin uzayın dokusunda gizli yeni boyutlar, temel parçacıklara dönüşen kara delikler, uzay zamanda yarıklar ve delikler, birbirlerinin yerine geçebilen çok büyük ve çok küçük evrenler ve bunlar gibi üstesinden gelmeye çalıştığı bazı sorunların çözümünde çok önemli bir yeri var.

Evrenin Zarafeti bu konuda yapılan keşifleri ve hala çözülmemiş gizemleri durup dinlemeden uzayın, zamanın ve maddenin nihai doğasını araştıran bilim insanlarının yaşadığı coşkuları ve hayal kırıklıklarını yetkinlik ve incelikle bize aktarıyor.

Bu Haftanın Kitabı: Ceviz Kabuğundaki Evren

Ceviz Kabuğundaki Evren
Ceviz Kabuğundaki Evren.jpg
Yazarı Stephen W. Hawking
Orijinal ismi The Universe in a Nutshell
Özgün dili İngilizce
Türü Bilim kitapları
Yayınevi Bantam Spectra (orijinal)
Alfa Basım Yayım Dağıtım(Türkçe basım)
Anadilinde
basım tarihi
2001
Sayfa sayısı 224
ISBN ISBN 0-553-80202-X

Evrenin en karmaşık sorun ve sorunsallarını yalın bir dile indirgemeyi başaran Stephen W. Hawking, kırk dile çevirisi yapılan Ceviz Kabuğundaki Evren ya da özgün adıyla The Universe in a Nutshell kitabında, fizik gibi karmaşık bir bilimi, insanoğlunun nereden başladığı ve nerede biteceği henüz bilinmeyen zaman kavramı çerçevesinde masalsı bir yolculuğa çıkartır.

Zamanın bir başlangıcı var mıdır? Yoksa zaman, sonsuz olduğu gibi başlangıçsız mıdır? İçine düşenin sonsuzlukta yitip gideceği kara delikler nedir? Evrenin sonsuzluğu içinde birer yansıma mı? Evrendeki büyük patlamanın enflasyona bağlı olduğunu biliyor muydunuz? gibi sorulara yanıt veren Hawking, yirminci yüzyılın başlarından bu yana, diğer bir deyişle Einstein’dan Hawking’e fiziğin yolculuğundan kesitler verir. Bu kesitlere bakarak, insanoğlu, geçmişini, varoluş nedenlerini ve belki de kendisini nasıl bir yok oluşun beklediğine dair ipuçlarını bulacaktır.

Genel Görelilik, kuantum mekaniği, kara delikler, süper novalar, süper bağlar, p-zarlar, süper kütle çekimi ve membralar bilim dünyasına dışarından bakanlara pek tanıdık gelmiyor. Ama zamanı ve varoluşu kavrayabilmek, yaşadığımız evrene farklı bir pencereden bakabilmek için bilim adamı olmak da gerekmiyor. Einstein’ın ardından dünyanın ikinci büyük fizikçisi olarak kabul edilen Stephen Hawking, yukarıda sıraladığım matematik ve fizik kokan konuları duru anlatımıyla bir kitapta topladı. Hawking’in, Türkçe’ye tercüme edilerek Haziran 2002’de Alfa Yayınları tarafından piyasaya sürülen “Ceviz Kabuğundaki Evren” adlı kitabı tüm dünyada yoğun bir ilgiyle karşılandı. Bu yazıyı, kitabı tanımaya başlamadan önce ısınma hareketleri yapmak olarak görüyorum. Ceviz Kabuğundaki Evren’in içeriğiyle ilgili detayları önümüzdeki günlerde yayınlayacağımız ikinci bölümde bulacaksınız.

Ceviz Kabuğundaki Evren, 2002 yılında Aventis Ödülü kazanmıştır.

Bu, benim okuduğum ilk bilim kitabıdır. herkese tavsiye ederim.

Kaynakça