Gerçekliğe Bilimsel Bir Bakış

                             “Eğer gerçeği açıklamak istiyorsan, zerafeti terziye bırak.”

                                                                                                                                 – Einsteinmmm.jpg

Gerçeklik nedir? Daha doğrusu gerçeklik ne kadar gerçektir? Yoksa bizim gerçekliğimiz Matrix’teki gibi bir üst uygarlığın eseri midir? Hiç düşündünüz mü bunları? İşte bu yazımda bunları konu edineceğim.

Bizim gerçekliğimiz şimdiki zamandadır. Ama neden? Aslında evrenimizin yapısından kaynaklanıyor bu. Başka bir evrende bu gelecek zaman olabilir veya geçmiş zaman. Veya bu evrendeki zaman oku ile oynanabilir mi? Çok gelişmiş bir uygarlık bunu pekala yapabilir. Aslında bunu biz de yapıyoruz ama çok küçük bir oranda. Bilgisayar oyunları ile. Mesela en gelişmişlerinden biri olan SimCity. Bu oyundaki karakterler sanal bir gerçekliğin içindeler, ve orada yaşıyorlar yani bir nevi bir gerçeklikleri var. Peki bir elementer parçacık (evrenin temel yapıtaşları. Örneğin elektron ve nötron ve protonlar oluşturan kuark ve glüonlar.) veya diğer bir değişle sicim gelişmiş bir uygarlık tarafından oluşturulmuş olabilir mi? Bilinmiyor. Ancak çok gelişmiş bir uygarlık bir evren yaratabilir (bu “çok gelişmiş” dediğim uygarlık Kardeshev Cetveli’ne göre beşinci seviye bir uygarlık, diğer bir değişle bizden milyarlarca yıl daha gelişmiş bir uygarlık.). Peki eğer böyleyse Matrix’te olduğumuzu nasıl anlayabiliriz? En kötüsü de bu zaten. Anlaması güç.

Peki zamanın katmanları yani geçmiş, şimdi ve geleceğin içinde dolaşabilseydik? Mesela gerçekliği yani zamanı durdurup gelecekteki bir ana gidebilseydik ne olurdu? Zaman snip_20170218234901algımızla yani gerçeğimizle oynamış olmaz mıydık? Böyle bir gerçeklik bizim gerçekliğimiz midir? Aslında hem evet hem hayır bu sorunun cevabı çünkü gelecekteki siz yine sizsinizdir değil mi? Yoksa değil midir? Bunu bir düşünelim. Mesela bir saat sonraki siz şu anki sizle aynı mıdır? Hayır. Çünkü o bir saat sonraki sizsinizdir! Çünkü psikolojiniz az da olsa değişmiştir ve birkaç hücreniz ölüp yerine yenileri doğmuştur, hatta şu anda bu yazıyı okurken belki de bir saat sonra sevgilinizi düşüneceksiniz veya kalkıp matematik çalışacaksınız yani aynı siz olmayacaksınız kısmen de olsa. Bir de şöyle düşünelim: eğer geçmişe gidip büyükbabanızı öldürürseniz ne olur (bu bir fizik paradoksudur ve adı da büyükbaba paradoksudur.)? Büyükbabanızı öldürürseniz eğer bu sizin gelecekte yani şimdiki zamanda hiç doğmamış olmanız anlamına gelir. Şimdi bu gerçeklik sizin değil mi? Eskiden öyleydi ama şimdi siz hiç doğmamış ve büyükbabanızın katili oldunuz! Aslında büyükbabanızın katili sizsiniz ama daha doğmamıışken büyükbabanızı nasıl öldürebilirsiniz ki! Şimdi burada “bu ne saçmalıyor böyle” dediğinizi duyar gibiyim. Haklısınız da. Bu anlaşılması zor bir paradoks çünkü. Burada şunu belirtmek istiyorum: eğer bizim “gerçeklik” dediğimiz şey bu kadar kolay bozulabiliyorsa aslında gerçeklik gerçek değildir. Gerçeklik sadece bizim zihinlerimizdedir. Şimdi size başka bir örnek vereyim. Her şey zamanı öyle veya şöyle büker bu da biyolojik saat dediğimiz kavramı verir bize. Ama eğer 20 ışık yılı uzaklıktaki Gliese 581g’deki bir canlı Dünya’yı gözetliyorsa Dünya’nın 20 yıl önceki halini görür. Yani onun kendi “gerçekliğindeki” şimdiki zamanda gördüğü Dünya, gerçekte 1997 yılında değil 2017 yılındadır. Ama onun için Dünya’nın 1997’deki hali şimdiki zamandadır, ancak biliyoruz ki Dünya 2017 yılını yaşıyor. Ya da yaşıyor mu? Düşünmeye devam…

En Yaşlı Galaksi EGS8p7

California Teknoloji Enstitüsü’nün (Caltech) uzun süredir üzerinde çalıştığı yeni galaksileri keşfetme projesi sonunda meyvelerini vermeye başladı.

Caltech’in başını çektiği grup büyük bir başarıya imza atarak Dünya’ya en uzak ve en yaşlı galaksiyi keşfetmeyi başardı.

Evrenin en yaşlı galaksisi; EGS8p7

Azi Zitrin ve Richard Ellis’in öncülük ettiği grup, “Büyük Patlama” olayından yalnızca 600 milyon yıl daha genç olan bir galaksi keşfettiklerini açıkladı.

13.6 milyar yaşında olduğu düşünülen ve EGS8p7 ismi verilen galaksi,Dünya’ya en uzak galaksi olma özelliğini de taşıyor.

Zitrin ve Ellis, hali hazırda EGS8p7’nin milyarlarca yıl önce yok olmuş olabileceğinin de altını çiziyorlar.

15-09/07/egs8p7.jpg

Bilim adamları daha önce yaptıkları açıklamalarda ilk galaksilerin Büyük Patlama’dan 500 milyon ile 1 milyar yıl sonra oluşmaya başladıklarını belirtmişlerdi. Evrenin ilk patlamadan sonra yoğun bir toz bulutuyla kaplı olduğunu belirten bilim adamları, ışığın hareket edebilmesi için en az 380 bin yıllık bir süreye ihtiyaç olduğunu, galaksilerin oluşumunun da bu süreden sonra başladığını tahmin ediyorlar.

Galaksilerin yaşı nasıl tespit ediliyor?

Galaksilerin yaşlarının tespit edilmesi olayı ise tamamen teorik bir bilgi. Yani bu teorinin kesinlikle işe yaradığını söylemek mümkün değil. Fakat bilim adamlarının büyük bir bölümü bu teorinin galaksilerin yaşlarını bulmak için yeterli olduğunu savunuyor.

Galaksilerin yaşlarının tespiti esnasında, bu galaksilerden yayılanradyasyondan faydalanılıyor. Galaksilerin oluşum sürecinde, hidrojen gazı ile yüklü parçacıkların etkileşime girmesi sonucu bir iyonlaşma oluşmuş. Bu iyonlaşma, galaksilerdeki radyasyonun yayılmasını ve böylece galaksilerin yaşlarının da tespit edilmesini mümkün hale getirmiş.

15-09/07/galaksi.jpg

Şu anda evrenin en yaşlı galaksisi ünvanını taşıyan EGS8p7, Dünya’dan milyarlaca ışık yılı uzakta bulunuyor. Zaten Zitrin’in EGS8p7’nin milyarlaca yıl önce yok olmuş olabileceği teorisi de buna dayanıyor. Şöyleki 1 milyarışık yılı uzaklıkta bulunan bir galaksi, yok olmadan 1 milyon yıl önce aşırı radyasyon yaymaya başlarsa, dünyadan da görünmeye başlar. Fakat bu ışığın Dünya’ya ulaşması 1 milyar yıl süreceğinden, gezegen yok olduktan999 milyon yıl sonra bile biz onu hala görebiliriz.

Sonuç olarak evren dipsiz bir kuyu gibi olsa da insanoğlunun gidebileceği yerler çok kısıtlı diyebiliriz. Şu anda keşfedilmiş birçok galaksi olsa da, bilimkurgu oyun ve filmlerinde sıkça rastladığımız “solucan geçidi” diye adlandırılan geçitleri keşfedemedikçe, Samanyolu’ndan dışarı çıkmamız çok zor görünüyor.

Kaynakça

İnsan kalbi uzayda şekil mi değiştiriyor ??

Okur Yazar

blimteknolojikapaki1İnsan kalbi uzayda şekil değiştiriyor

NASA astronotu üzerinde yapılan bir araştırma, insanların uzayda kalbinin şekil değiştirdiğini ortaya çıkardı. Araştırmayı yürüten James Thomas; “Kalp uzayda dünyada olduğu gibi çalışmıyor. Bu da büyük ölçüde kas kaybına neden oluyor” diyerek astronotların uçuş öncesi, uçuştaki ve uçuş sonrası kalp şekillerinin incelendiğini ve uzaydayken kalbin şeklinin daha yuvarlak hale geldiğini söyledi.

Bir diğer haberimiz ise şöyle :

Evrendeki en büyük yıldız bulundu

Avrupa Uzay Ajansı’na (ESO) ait Şili’deki Çok Büyük Teleskop (ÇBT) yardımıyla yapılan çalışma, Dünya’dan 12 bin ışık yılı uzaklıktaki, çapı Güneş’inkinin 1300 katından daha büyük olan HR 5171 A’nın evrende şimdiye kadar gözlenen en büyük yıldız olduğunu ortaya çıkardı.

View original post

Solucan Deliğinde Yolculuk Yapmak Mümkün Mü?

Aslında mümkün değil [şu an bilmediğimiz ileri bir teknoloji (eğer varsa) bulunana kadar]. Şimdi aklınıza “neden?” sorusu gelebilir. Anlatayım:
Bir solucan deliği bizim içine girebileceğimiz kadar uzun açık kalmaz ve çoğu solucan deliği atom boyutundadır. Negatif Enerji adındaki egzotik bir madde bu sorunları çözebilir ama o zaman da karşımıza yeni bir problem çıkar; Geribildirim. Geribildirim, bir sürecin basamaklarındaki bir değişimin önceki bir basamağa etki etmesi ve neden-sonuç ilişkisi içerisinde bir döngü oluşturması olayıdır. Örnek olarak bir rock konserinde hoparlörün patlaması verilebilir. Bildiğiniz gibi rock konserlerinde ses çok fazladır ve bundan dolayı geribildirim çok fazladır. Bundan dolayı da hoparlör patlar. Solucan deliğinde de bu olur ancak solucan deliğinde bu radyasyon geribildirimi şeklinde gerçekleşir.

Big Bang’den Günümüze; Geçmişe Kısa Bir Yolculuk

Siyah Cisim Işıması

303px-PlanckianLocus

The color (chromaticity) of black-body radiation depends on the temperature of the black body; thelocus of such colors, shown here in CIE 1931 x,yspace, is known as the Planckian locus.

Siyah cisim ışıması içinde elektromanyetik ışıma, ya da çevresinde termodinamik dengeyi sağlayan ya da siyah cisim (opak ve fiziksel yansıma gerçekleştirmeyen) tarafından yayılan ve sabit tutulan tekdüze sıcaklıktır. Işıma çok özel bir spektruma ve sadece cismin sıcaklığına bağlı olan bir yoğunluğa sahiptir.Termal ışıma, birçok sıradan obje tarafından kendiliğinden yayılan bir siyah cisim ışıması sayılabilecek türden bir ışımadır. Tamamen yalıtılmış bir termal denge ortamı siyah cisim ışımasını kapsar ve bir boşluk boyunca kendi duvarını yaratarak yayılır, boşluğun etkisi gözardı edilebilecek kadar küçüktür. Siyah cisim oda sıcaklığında siyah görünür, yaydığı enerjinin çoğu kızılötesidir ve insan gözü ile fark edilemez. Daha yüksek sıcaklıklarda, siyah cisimlerin özkütleleri artarken renkleri de soluk kırmızıdan kör edecek şekilde parlaklığı olan mavi-beyaza dönüşür. Gezegenler ve yıldızlar kendi sistemleri ve siyah cisimler ile termal dengede olmamalarına rağmen, yaydıkları enerji siyah cisim ışımasına en yakın olaydır. Kara delikler siyah cisim olarak sayılabilirler, ve kütlelerine bağlı bir sıcaklıkta siyah cisim ışıması yaptıklarına inanılır (Hawking Işıması). Siyah Cisim terimi, ilk olarak Gustav Kirchhoff tarafından 1860 yılında kullanılmıştır.

Spektrum

Siyah cisim ışıması karakteristik ve cismin sadece sıcaklığına bağlı olan tayfsal enerji dağılımı yapan Planck Spektrumu gerçekleştirir. Spektrum kendi karakteristik frekansında zirvededir ve artan sıcaklıkla birlikte daha yüksek frekanslara geçiş yapar ve oda sıcaklığında ışımaların çoğu elektromanyetik spektrumun kızılötesi bölgesi gibidir. Sıcaklığın 500 celcius’a yükselmesiyle, önemli miktarda görülebilir ışınlar yayılmaya başlar. Karanlıkta incelenen ilk soluk parıltı gridir. Sıcaklığın artmasıyla, parıltı görülebilir olmaya başlar hatta sistemde arkaplan olduğunda ışık; donuk kırmızı, sarı ve son olarak göz kamaştırıcı mavi-beyaz olur. Cisim beyaz olduğunda, önemli bir bölümü ultraviyole ışınları yayar. 5800K sıcaklığındaki Güneş hemen hemen siyah cisimdir; merkezi spektrumun en fazla olduğu yerdir ve Güneş’in sarı-yeşil kısmı ultraviyole ile birlikte görünen spektrumun olduğu yerdir . Siyah cisim ışıması, oyuk ışıması aşamasında, içsel termodinamik dengeyi sağlar. Eğer denge ışımasının her bir Fourier biçimi yansıtmalı duvarları ve enerji değiştirme becerisi olan boş bir oyukta gerçekleşseydi, klasik fizikteki eşdağılım teoremine gore her biçim için eşit miktarda enerji olurdu. Sonsuz sayıda mod olduğu için, bu durum sonsuz ısı sığası aynı zamanda yayılan ışımanın fiziksel olmayan spektrumu frekanstan bağımsız olarak arttığı anlamına gelir ve buna ultraviyole dönüm noktası denir. Deneysel gözlem ve dönüm noktasının nicel çözümlenimi ile yüksek frekansta spektrumu kesmek kuantum alan kuramını biçimlerinin nicemlenmesinde uzlaşmayı sağlamıştır.Siyah cisim kanunları ve klasik fiziğin siyah cismi tanımlarken yetersiz kalması kuantum mekaniğinin ortaya çıkmasına yardım etmiştir.

Açıklaması

38px-Blackbody-colours-vertical.svg

Tüm maddeler sıcaklıkları 0’ın altında iken elektromanyetik ışımayı yansıtır. Bu ışıma maddenin termal enerjisini elektromanyetik enerjiye dönüştürür bu olay termal ışıma olarak adlandırılır. Bu olay entropinin dağılımının doğal bir sürecidir. Diğer taraftan, tüm maddeler elektromanyetik ışımayı eşit derecede soğururlar.Tüm dalga boyundaki ışımaları tamamı ile soğuran maddelere siyah cisim denir.Siyah cisim, değişmeyen bir sıcaklıktayken, yansıması sadece sıcaklığa bağlı olan karakteristik frekans dağılımına sahiptir. Bu yansımaya siyah cisim ışıması denir. %100 siyah cisimler doğada bulunmasada siyah cismin kavramı idealleştirmedir, İs karası ve grafit 0.95’ten daha büyük bir salım gücüne sahip olmasına rağmen siyah cisme en yakın örneklerdir. Siyah cisim ışıması deneysel olarak, değişmeyen sıcaklıkta tamamen opak ve kısmen yansıtan eninde sonunda kararlı hal denge ışıması yapacak olan katı cisimler olarak belirlenmiştir.Sabit sıcaklıkta küçük bir deliği olan kapalı bir kutudaki grafit duvarları başlangıçtan yayılan siyah cisim ışımasına iyi bir örnek teşkil eder. Siyah cisim ışımasının ışınımsal yoğunluğu termodinamik dengede sürüp gidebilen kendi eşsiz dağılımına sahiptir. Dengede, cisimden yansıyan ve yayılan ışımanın toplam yoğunluğu her bir frekans için denge sıcaklığı ile kararlı hale getirilmiştir, ve şekle, maddenin cinsine ya da yapısına bağlı değildir. Siyah cisim için, yansıyan ışıma yoktur yani spektral parlaklık tamamıyla ışınım sayesinde olur. Buna ek olarak, siyah cisim homojen olarak yayılır. (Yayılımı yönünden bağımsızdır.) Sonuç olarak, siyah cisim ışıması termal dengedeki siyah cismin yayılmasıdır.

250px-Pahoehoe_toe

The temperature of a Pāhoehoe lava flow can be estimated by observing its color. The result agrees well with measured temperatures of lava flows at aboutŞablon:Convert/Dual/LoffAoffDbSoffT .

Fırının içindeki enerji miktarı hacim vs. frekans grafiğindeki siyah cisim eğrileriyle bulunur. Farklı eğimler sıcaklık değiştirilerek elde edilir.Siyah cisim ışıması, yeteri kadar yüksek sıcaklık sağlanırsa görülebilir parlak ışığa dönüşür. Draper noktası tüm katılar için renklerinin soluk kırmızı olduğu sıcaklıktır, 798 K’e eşittir. Cisim bir fırında 1000K’e kadar ısıtıldığında dışardan kırmızı görünür, sıcaklığı 6000K’e çıktığında ise beyaz görünür. Cismin ne olduğunun ya da fırının ne kadar donanımlı olduğunun önemi yoktur, tüm ışık fırının duvarı tarafından emildiğinde cisimlerin hepsi siyah cisim ışımasına oldukça yaklaşık bir örnek teşkil eder. Işığın spektrumu ve rengi boşluğun sıcaklığının bir işlevi olarak ortaya çıkar. Prevost’un takas prensibine göre aynı sıcaklık ve aynı termal dengedeki iki cisimlerden biri T sıcaklığında ışık huzmesi içinde kalırsa ışık huzmesinin soğurduğu kadar ışığı yansıtır, ve bu ışınımsal dengeyi sağlar. Detaylı denge prensibi termodinamik dengede tüm sürecin eşit çalıştığını söyler. Prevost ayrıca şunu da göstermiştir; cismin yaptığı ışıma mantıken iç durumunun kararlılığına bağlıdır. Termodinamik emmenin etkisi termodinamik ışıma ile direkt olarak alakalı değildir, ancak yinede cismin iç durumunu etkiler. Bu şu anlama gelir; termodinamik denge her dalgaboyunun miktarının her yöndeki termal ışımanın T sıcaklığındaki cisim tarafından yansıtılmasıdır, siyah ya da değil, bu durum cismin T sıcaklığında soğurduğu ışıkla da ilişkilidir ve soğurulan ışık ile yansıtılan ışık eşit miktardadır. Cisim siyahken, soğurma barizdir: yüzeye ulaşan tüm ışık soğurulur. Siyah bir cismin dalga boyu çok daha büyüktür, herhangi bir dalga boyunda soğurulan ışık enerjisi tam anlamıyla siyah cismin kıvrımlarıyla orantılıdır. Bu siyah cismin kıvrımlarının yansıtılan ışık enerjisi miktarına eşit olduğu anlamına gelir. Bu Kirchhoff’un termal ışıma kanununun uygulanması için gereken koşuldur: Siyah cisim kıvrımı termal ışığın sadece oyuğun duvarlarının sıcaklığına bağlı olan ve boşluğun duvarlarının tamamen opak ya da ışığı daha az yansıtan bir cisim olmasını engelleyen ve termal dengedeki oyuk (cavity) niteliğidir. Siyah cisim küçükken boyutu ışığın dalga boyu ile karşılaştırılabilir, soğurum değiştirilir çünkü küçük bir obje uzun dalga boylu ışığın çok iyi bir soğurucusu değildir, ancak yansıtma ve soğurmanın sert eşitlik prensibi her zaman termodinamik denge durumunu korur. Labarotuvarda, siyah cisim ışıması küçük bir delikten büyük bir oyuğa doğru yapılabilir, bir kısmı yansıtıcı, tamamı opak cismin sıcaklığı sabit tutulur. (Bu teknik oyuk ışımasının alternatif bir versiyonudur.) Boşluğa giren ışık oyuğun duvarları tarafından oyuktan çıkana kadar yansıtılır, bu süreç ışığın soğurulması için yapılır. Soğurma oyuğa giren ışımanın dalgaboyundan bağımsız gerçekleşir. Delik, kuramsal olarak siyah cisme en yakın objedir ve oyuk ısıtılırsa deliğin ışıma spektrumu devam eder ve sadece duvarın opaklığı ve yansıtıcılığına bağlıdır ancak oyuğun ve deliğin yapıldığı materyale belirgin olarak bağlı değildir. 19. yüzyılın sonlarında kuramsal fizikteki ana sorun siyah cismin kıvrımlarını hesaplamaktı.Bu problem 1901 yılında Max Planck tarafından, Planck’in siyah cisim ışıması kanunu ile çözülmüştür.Planck, Wien’in ışıma kanunda yaptığı termodinamik ve elektromanyetizmaya uygun değişikliklerle deneysel bilgilere uyan matematiksel ifadeler bulmuştur.Planck, oyuktaki osilatörlerin enerjisinin sayısal olarak belirlenmek zorunda olduğunu varsaydı, yani miktarın sayısal olarak belirtilebileceğini düşündü.Einstein, bu düşünceyi temellendirerek elektromanyetik ışımayı sayısal olarak 1905te fotoelektrik olayla açıkladı. Bu kuramsal ilerlemeler sonucunda kuantum elektrodinamiği klasik elektromanyetizmanın yerini almıştır.Foton olarak anılan nicel paketleri ve siyah cisim oyuğu fotonların gazını kapsayan cisimler olarak düşünülmüştür.Buna ek olarak, her bir parçacık, bozon ve fermiyon için uygulanabilen fotoelektrik olay kuantumun dağılım olasılığı; Bose-Einstein istatistiği ve Fermi-Dirac istatistiğinin gelişimine önderlik etmiştir. Işımanın en güçlü olduğu dalga boyu Wien’in yer değiştirme kanunu ile bulunur, yansıtılan toplam güç ise Stefan-Boltzmann kanunu ile bulunur.Böylece, sıcaklık yükseldikçe, parıltının rengi de kırmızıdan sarıya, sarıdan beyaza, beyazdan maviye doğru değişir. Dalga boyu zirvedeyken ultraviyoleye dönüşür, ve yeteri kadar ışıma mavi dalgaboyu olarak yansımaya devam ederse cisim mavi olarak görünür. Cisim asla görünmez olmaz, hatta görünür ışığın ışıması monoton olarak sıcaklıkla birlikte artar. Parlaklık ya da gözlemlenen yoğunluk yönün işlevi değildir. Bu yüzden siyah cisim kusursuz bir Lambertian radyatörüdür. Gerçek cisimler asla tam olarak siyah cisim gibi davranmaz, ve onun yerine verilen frekanstaki en uygun kısmı yansıtırlar. Bir maddenin yayım gücü o maddenin siyah cisimle karşılaştırıldığında ne kadar enerji yansıttığını belirler. Bu yayım gücü dalga boyu, sıcaklık ve ışıma açısı faktörlerine bağlıdır. Ancak, mühendislikte yüzeyin spektral yayım gücü ve emme sığası dalga boyuna bağlı değildir, bu yüzden yayım gücü sabittir. Bu gri cisim varsayımı olarak bilinir. [[File:Ilc 9yr moll4096.png|thumb|300px|9-year WMAP image (2012) of the cosmic microwave background radiation across the universe. Siyah olmayan yüzeylerde, ideal siyah cisim halinden sapma durumu yüzey alanın sertliği ya da taneselliği ve kimyasal bileşenlerine göre kararlaştırılır. Her bir dalgaboyu temelinde, gerçek objeler termodinamik denge durumundayken Kirchhoff’un kanununu takip eder: salım gücü emme sığasına eşittir, bu yüzden bir obje gelen tüm ışığın hepsini soğurmaz ve siyah cismin yansıttığından daha az ışığı yansıtır; düşen ışığın bir kısmı cisimden iletilmiştir ya da cismin yüzeyinden yansıtılmıştır bu yüzden soğurma eksik olarak gerçekleşir. Astronomide, yıldız gibi cisimler genel olarak siyah cisim olarak görülür, ancak bu eksik bir yaklaşımdır. Siyah cisim spektrumunun neredeyse sergilendiği olay kozmik mikrodalga arkaplanı ışımasıdır. Hawking ışıması siyah cisim ışımasının kara delikler tarafından kütleye bağlı bir sıcaklıkta, deliğin dönmesi ve yüklenmesiyle gerçekleştiğini iddaa eden bir varsayımdır. Eğer bu tahmin doğruysa, kara delikler foton ve diğer parçacıkların yaptığı ışıma sonucunda gittikçe küçülecek ve buharlaşacaktır. Siyah cisimler tüm frekanslarda enerji ışıması yaparlar, ancak yüksek frekanslarda yoğunluğu hızlıca sıfıra düşmeye başlar.Örneğin; 300K oda sıcaklığında bir metrekarelik yüzey alanı olan bir siyah cisim, her 41 saniye de görünür aralıklarda (390-750 nm) foton yansıtır, yinede birçok elverişli ortamda siyah cisim görünebilir aralıklarda yansıma yapmaz.

Denklemler

Planck’ın Siyah Cisim Kanunu

Planck’ın kanunu şunu belirtir;

I(\nu,T) =\frac{ 2 h\nu^{3}}{c^2}\frac{1}{ e^{\frac{h\nu}{kT}}-1}.

T sıcaklığındaki siyah cismin; normal yönde birim başında frekansı, birim başında katı açısı olan yansıtan yüzeyde birim alandaki ışıyan birim zamandaki enerjisidir. h Planck sabiti; c Işığın boşluktaki hızı; k Boltzmann sabiti; ν Elektromanyetik ışımanın frekansı; ve T Cismin kesin sıcaklığıdır. Wien’in yerdeğiştirme kanunu Wien’in yerdeğiştirme kanunu, herhangi bir sıcaklıktaki siyah cisim ışımasının spektrumunun herhangi bir sıcaklıktaki spektrum ile bağlantısını gösterir. Eğer bir sıcaklıktaki spektrumun formunu biliyorsak, geri kalan tüm sıcaklıklardaki formunu hesaplayabiliriz.Spektral yoğunluk dalga boyu ya da frekansın işlevi olarak ifade edilebilir. Wien’in yer değiştirme kanunun bir sonucu da ışımanın birim başındaki dalga boyu yoğunluğunun,, sadece sıcaklığa bağlı bir işlev olmasıdır.

\lambda_\max = \frac{b}{T}

b Wien’in yer değiştirme sabitidir ve 2.8977721(26)×10−3 K m. ‘ye eşittir. Yukarıda belirtilen Planck’ın kanunu da frekans işlevidir. Dalga boyunun maksimum yoğunluğu;

\nu_\max = T \times 58.8\ \mathrm{GHz}\ \mathrm{K}^{-1} e eşittir.

Stefan–Boltzmann kanunu Stefan-Boltzmann kanunu siyah cismin yüzeyinde birim alanda yansıtılan güç, cismin kesin sıcaklığının dördüncü kuvveti ile direkt olarak orantılı olduğunu belirtir.

j^{\star} = \sigma T^4,

 j* birim alanda ışıyan toplam güç, T kesin sıcaklık ve,  σ = 5.67×10−8 W m−2 K−4 , Stefan-Boltzmann sabitidir.

İnsan Vücudu Emisyonu

Tüm maddeler gibi, insan vücudu da kendi enerjisinin bir kısmını kızılötesi ışını olarak yayar. Yayılan net güç,yansıyan ve soğurulan gücün farkı ile bulunur:

P_\mathrm{net}=P_\mathrm{emit}-P_\mathrm{absorb}. \,

Stefan-Boltzmann kanunu uygulanınca,

P_{\rm net}=A\sigma \varepsilon \left( T^4 - T_0^4 \right).

Erişkin bir insan vücudunun yüzey alanı 2 m2 ve derinin orta ve uzak yayım gücü ametallerde olduğu kadardır.Vücut sıcaklığı 33 °C civarındadır ortam sıcaklığı 20 °C iken giyinmek vücut yüzeyindeki sıcaklığı 28 °Cye kadar düşürür. Bu yüzden net ışınımsal sıcaklık kaybı;

P_{\rm net} = 100 \ \mathrm{W}. kadardır.

Gün içinde yayılan toplam enerji 9 MJ (megajoule) ya da 2000 kcal kadardır. 40 yaşında bir adam için bazal metabolizma oranı 35 kcal/(m2·h), yüzey alanı 2 m2 sayılırsa her gün için 1700 kcal’ye, eşittir. Ancak, hareketsiz yetişkinlerin ortalama metabolik hızı bazal metabolik hızlarının %50-%70’I kadardır.Isıyayım ve buharlaşmayı da içeren başka enerji kayıpları da vardır.Isı iletimi göz ardı edilebilir düzeydedir, Nusselt sayısı biriminden çok daha büyüktür,. Terleme yoluyla buharlaşma, ısıyayım ve ışıma sıcaklığı sabit tutmada yetersizse (ancak akciğerlerdeki buharlaşma bundan bağımsızdır) gereklidir.Serbest ısıyayımı, her ne kadar daha düşük düzeyde olsa da, ışı yayımı ile benzerdir. Böylece, ışınım soğuktaki termal enerji kaybını açıklar, durgun hava.Belirtilmiş olan birçok varsayımın yaklaşık doğal durumu ancak basit bir tahmin olarak kabul edilebilir. Isıyayımına neden olan ortamın hava hareketi ya da ışımanın göreli önemi termal kayıp mekanizması olarak sayılır. Wien’in kanununun insan vücudu ışımasına uygulandığında zirvedeki dalga boyu bulunur.

\lambda_{\rm peak} = \frac{2.898\times 10^-3 \ \mathrm{K} \cdot \mathrm{nm}}{305 \ \mathrm{K}} = 9.50 \ \mu\mathrm{m}.

Bu nedenle denekler için termal görüntü cihazlarının en hassas olduğu aralık 7-14 mikrondur. Gezegen ve Yıldızının Arasındaki Sıcaklık İlişkisi Siyah cisim kanunu Güneş’in etrafında dönen gezegenlerin sıcaklığını tahmin etmek için kullanılabilir.

Bir gezegenin sıcaklığı bazı faktörlere bağlıdır:

  • Yıldızının yaptığı özel ışıma
  • Gezegenin yansıyan ışıması, (Dünyanın kızılötesi parıltısı)
  • Gezegenden yansıyan ışığın kırılmasına neden olan yansıtabilirlik etkisi
  • Atmosfer ve gezegenler arasındaki sera etkisi
  • Radyoaktivite, tidal ısınması, Kelvin-Helmholtz mekanizmasından dolayı gezegen tarafından üretilen enerji

Bu nicel çözümlenim sadece Güneş sistemindeki, Güneş tarafından ısıtılan gezegenler için geçerlidir. Stefan-Boltzmann kanunu Güneş’in yansıttığı toplam gücü verir;

The Earth only has an absorbing area equal to a two dimensional disk, rather than the surface of a sphere.
P_{\rm S\ emt} = 4 \pi R_{\rm S}^2 \sigma T_{\rm S}^4 \qquad \qquad (1)
\sigma \,Stefan Boltzmann sabiti,
T_{\rm S} \, Güneş’in geçerli sıcaklığı ve,
R_{\rm S} \,Güneş’in yarıçapı.

Güneş bu gücü eşit olarak her yöne yayar.Bu yüzden gezegenlere bu gücün sadece bir kısmı isabet eder.Güneşten gelen gücün gezegene çarpan kısmı;

P_{\rm SE} = P_{\rm S\ emt} \left( \frac{\pi R_{\rm E}^2}{4 \pi D^2} \right) \qquad \qquad (2) ile hesaplanır.
R_{\rm E} \,gezegenin yarıçapı,
D \,astronomik birim, Güneş ve gezegen arasındaki uzaklık.

Yüksek sıcaklığı yüzünden Güneş, yüksek ölçüde görülebilir ve ultraviyole frekans aralığında ışınlar yayar. Bu frekans aralığı, gezegen enerjisinin (\alpha) kadarını yansıtır, (\alpha) UV-Vis aralığında gezegenin reflektansıdır. Başka bir deyişle, gezegen Güneş’in ışığının (1-\alpha) kadarını soğurur, ve geri kalanını yansıtır.Atmosferin ve gezegenin soğurduğu güç;

P_{\rm abs} = (1-\alpha)\,P_{\rm SE} \qquad \qquad (3)

Gezegen sadece dairesel bir alanı soğursa da ,(\pi R^2) silindir olarak her yöne eşit bir ışık yayımı yapar. Eğer gezegen tam anlamıyla bir siyah cisim olsaydı Stefan-Boltzmann kanununa göre yansıtma yapardı:

P_{\rm emt\,bb} = 4 \pi R_{\rm E}^2 \sigma T_{\rm E}^4 \qquad \qquad (4)

(T_{\rm E} ) gezegenin sıcaklığıdır. Bu sıcaklık gezegen siyah cisim olması durumu için hesaplanmıştır (P_{\rm abs} = P_{\rm emt\,bb}), etkili sıcaklık olarak bilinir. Gezegenin gerçek sıcaklığı muhtemelen yüzeyine ve atmosferik özelliklerine göre farklılık gösterir. Sera etkisi ve atmosferi yok sayarsak gezegen, Güneş’ten daha az sıcak olduğu için çoğunlukla spektrumun kızılötesi (IR) kısmını yansıtır. Bu frekans aralığında yansıttığı ışıma,  (\overline{\epsilon}), siyah cismin yansıttığı ortalama yayım oranındaki kızılötesi aralığında olur. Gezegen tarafından yansıtılan güç;

P_{\rm emt} = \overline{\epsilon}\,P_{\rm emt\,bb} \qquad \qquad (5)

Bir cismin ışınımsal çevresiyle olan ışınımsal dengesi, yansıttığı ışınım enerjisinin soğurduğu ile eşit olmasıdır:

P_{\rm abs}=P_{\rm emt} \qquad \qquad (6)

Güneş’in ve gezegenin gücünü yerine 1-6 eşitliğinde yerine koyar , gezegenin muhtemel sıcaklığını basitleştirerek yazar ve sera etkisini yok sayarsak, TP :

T_P = T_S\sqrt{\frac{R_S\sqrt{\frac{1-\alpha}{\overline{\varepsilon}}}}{2D}}

Başka bir deyişle, verilen varsayımlar, gezegenin sıcaklığının sadece Güneş’in yüzey sıcaklığına, Güneş ve gezegenin arasındaki uzaklığa, yansıtabilirliğe ve gezegenin kızılötesi yansıtımına bağlı olduğunu gösterir.

Kozmoloji

Kozmik mikrodalga arkaplan ışıması sıcaklığı 2.7K olan ve şu ana kadar doğada gözlemlenmiş siyah cisim ışımasına en yakın olaydır.Bu olay ilk evrende ışımanın ekuplaj anının enstantanesi gibidir. Bu zamandan önce , evrendeki çoğu madde termal denge ile ışıyan iyonlaşmış plazma halindeydi.

Kondepudi Prigogine’e göre, çok yüksek sıcaklıklarda (1010K’in üstü; evrenin ilk zamanlarında bu sıcaklıklar vardı), termal hareket güçlü nükleer kuvvetler yerine proton ve nötron olarak ayrıldığında pozitif yüklü elektronlar görünüp kaybolmaya başlarlar ve elektromanyetik ışıma termal denge ile gerçekleşir.Bu parçacıklar siyah cisim spektrumunun elektromanyetik ışımasına ek olan formlarıdır. Hareketli siyah cisimdeki Doppler Etkisi Relativistik Doppler Etkisi  ışığın frekansında, f, değişikliğe neden olur, originating from a source that is moving in relation to the observer Relativistik Doppler etkisinde gözlemcinin gördüğü hareketle alakal kaynağın frekansında, f, değişiklik olur, gözlemlenen dalganın frekansı f’:

f' = f \frac{1 - \frac{v}{c} \cos \theta}{\sqrt{1-v^2/c^2}},

 v kaynağın gözlemciye göre hızı, θ hız vektörü ve kaynağa göre gözlemci-kaynak arasındaki ölçülen konum arasındaki açı, c ışık hızıdır.  Bu denklem gözlemciye göre (θ = π) ya da (θ = 0) olan özel durumlarda ışık hızından daha düşük bir hız alınarak basitleştirilebilir. Planck’ın kanununa göre siyah cismin spektrum sıcaklığı ışığın frekansına orantılı olarak bağlıdır ve denklemde sıcaklık (T) frekans yerine geçer.Direkt olarak gözlemciye doğru ya da gözlemciden uzaklaşarak hareket edilen durumlarda, denklem şuna indirgenir;

T' = T \sqrt{\frac{c-v}{c+v}}.

Burada v > 0 kaynaktan uzak bir sonuçtur, ve v < 0 kaynağa yakın bir sonuçtur. Bu astronomide yıldızların ve galaksilerin hızının ışık hızının önemli miktarına ulaşabildiği önemli bir etkidir.Dipol anizotropi sergileyen kozmik mikrodalga arkaplan ışımasında, siyah cisim ışıma alanına göre Dünyanın hareketi bulunan önemli bir örnektir.

Kaynakça

Nedir Bu %96

“Bu %96″dan kastettiğim  karanlık madde ve karanlık enerji. “Ünite 2: Harikalar Diyarına Yolculuk” adlı yazımda bu ikisinin bulunuşunu anlatmıştım (https://sbayraktar1.wordpress.com/astronomi-dersleri/unite-2-harikalar-diyarina-yolculuk/). Şimdi size bu iki “şeyin” bilinen (yani tahmin edilen) özelliklerini anlatacağım:

Karanlık madde evrenin toplam kütlesinin %23’ünü oluşturur. Karanlık maddenin gökadaları bir arada tuttuğu düşünülüyor. Gücü Resim1‘tür. Son olarak “Zayıf Etkileşimli Büyük Kütleli Parçacık (WİMP)”lerden oluşur. gözlemsel kanıtı ve bulunuş tarihi:

Karanlık madde kavramı, ilk olarak 1932’de Jan Hendrik Oort ve 1933 yılında, Kaliforniya Teknik Enstitüsünden İsviçreli astrofizikçi Fritz Zwicky tarafından öne sürülmüştür. Fritz Zwicky’nin gözlemi ve iddiası kırk yıl boyunca hiçbir ortamda ciddiye alınmamıştır. Karanlık maddenin varolduğuna dair en güçlü kanıt olan Sarmal Gök ada eğilimleri, 1970 yılında Washington Carnegie Enstitüsü‘nde Vera Rubin ve arkadaşları tarafından ileri sürülmüştür. Vera Rubin de Fritz Zwicky ile benzer bir kaderi paylaşarak, uzun yıllar ciddiye alınmamış, hiçbir ciddi yayın organı çalışmalarına yer vermemiştir. Master ve doktora tezleri de daha önce reddedilmiş olan Vera Rubin için bu durum pek şaşırtıcı olmamıştır. Onlarca yıl sonra, bugün hemen hemen tüm astrofizikçiler karanlık maddenin varlığını kabul ederler. Ağustos 2006’da yayınlanan, 150 milyon yıl önce gerçekleşmiş olan iki gök ada kümesinin çarpışmasına dair gözlem, karanlık maddelerin varlığına dair daha somut bir kanıt oluşturmuştur. Çarpışma sırasında sıcak gazlar arasında bir etkileşim olmuş ve daha sonra merkeze yaklaşmışlardır. Gök adalar ve karanlık madde etkileşime girmemiş ve merkezden uzak kalmışlardır.

İki şekilde karanlık maddenin ortaya çıktığı sanılmaktadır: Baryonik karanlık madde ve Baryonik olmayan karanlık madde. Evrenin kütlesinin yüzde 23’ünü oluşturduğu varsayılmakla birlikte, karanlık maddenin henüz astronomlar için sırrı çözülmüş değildir. 1970’ler Evren’deki maddenin %96’sının görünmez olduğunun keşfedilmesiyle karanlık madde iddialarının güçlendiği yıllar olmuştur. Karanlık maddenin varolduğu varsayılmakta, ancak ne olduğu konusunda çok az açık bilgi vardır.

Karanlık madde

Karanlık enerji evrenin toplam kütlesinin %73’ünü oluşturur. Kütleçekimin tersine evreni genişletir. Beşinci temel kuvvet olduğu düşünülüyor ve adı da “bukelemun”. Bulunuşu:

Bilinen fizik kurallarına göre, herhangi bir şekilde hareketlendirilen bir cisim ya zamanla hızı azalarak durur ya da hiçbir enerjikaybı yoksa aynı hızla hareketine devam eder. Örneğin Dünya’da fırlatılan bir cismin hızı azalır ve bir süre sonra durur. Bunun nedeni Dünya’da sürtünmeden dolayı enerji kaybına uğramasıdır. Eğer yerçekimsiz ve havasız bir ortamda (uzayda) aynı cismi fırlatırsak karşısına bir engel çıkana kadar hareket eder. Evren ölçeğinde bu engel kitle yerçekimi gücüdür.Evren‘in kendisi ise bahsedilen fizik kuralları aksine Büyük Patlama’dan beri genişlemektedir ve zamanla evrenin genişleme hızı da artmaktadır.

Bilim insanları bunu keşfettiklerinde bu hızı artıran bir enerji olması gerektiğine karar vermişlerdir. Bu varsayılan enerji karanlık enerji olarak adlandırılmıştır. Karanlık enerjiden ilk bahseden bilim insanıAlan Guthevrenin Büyük Patlama’dan sonra ani genişlemesini gizemli bir karanlık enerjinin varlığına dayandırmıştır (1980). Daha sonra “Saul Perlmutter ve Brian Schmidt” adlı iki fizikçi gözlemleri sonucu evrenin genişleme hızının arttığını ve bunun uzayın bir tür içsel gerilimi diyebileceğimiz karanlık enerji olduğundan söz etmişlerdir (1998).

Karanlık enerji

Kaynakça

ANTİK ASTRONOT TEORİSİ VE DİĞER ŞEYLER

Antik Astronotlar ve Arkeo Astronomi

Bu cümlenin temelindeki düşünce, dünyamızın çok uzak geçmişte. başka bir dünyanın canlıları tarafından ziyaret edildiğidir. Böyle bir şeyi neden düşünelim veya ne için bu düşünce aklımıza geldi? Bugün hâlâ çözülmeye çalışılan, yani antik dünyadan kalan ve bu tür bir yaklaşımla açıklanılmaya çalışılan gizemler vardır. Bilinen en iyi örnekler, Sfenks ve Giza Piramitleri´dir. Ama iş piramitlerle bitmiyor.

Geleneksel arkeoloji ve tarih piramitlerin eski Mısırlılar tarafından ilkel aletler kullanılarak yapıldığını anlatır. İtalya´daki antik mağara çizimlerinde görülen karakterler, törensel giysiler içindeki eski insanlar olarak tanımlanırlar. Özetle geleneksel arkeolojiyi savunanlar geçmişin fantastik açıklamalarla anlatılmasından hoşlanmamaktadırlar. Ama “Mısırlılar´ın Piramitler´ini başkaları yapmış olamaz mı?”, sorusunu yine de sorabiliriz. Bu bizim hakkımızdır. Mağaranın duvarına bakar ve sorarız; “Resimdeki insan uzay giysisi giymiş bir insanımsı olabilir mi?” Geleneksel arkeolojinin göründüğü kadarıyla, bu bulmacaları çözmeye yönelik bir çabası ya da niyeti yoktur, ama dünyanın her yerinde gözardı edilen veya görmezliğe gelinen kesin ve bilimsel kanıtlara karışmış ve bir olayın olmadığı tarihte gösterildiği (anakronizm) örnekler gerçekten vardır. Örneğin antik çağlardan kalma piller, kablolu floresant ampuller, Sümer kökenli rafineriler söz konusu edilmektedir.


Van’da bulunan roket heykelciği

Detaylı bilgi için :

3000 Yıllık Pilot…!


Bunları yok saymanın ve yorumdan kaçınmanın yerine geleneksel arkeologların tüm olasılıklara açık olmaları ve geçmişteki teknolojilerin tarafsızca araştırılması daha iyi olmaz mıydı? Ama bu yol kapamış ya da belki kapanmaktadır. Geleneksel arkeoloji okulda öğrettiklerinden hiç vazgeçmemekte, hayal gücünü ve merak güdüsünü iyice bastırarak hatta ezip geçerek işin kolayına gitmekte ve “Niçin bu basit açıklamaya inanmıyorsunuz? Büyük Piramitler, Mısırlılar tarafından yapılmıştır…” demektedirler. Fakat aynı soru onlara da yani tutuculara da sorulabilir; “Niçin mağara duvarlarındaki uzay giysili insanımsılara inanmıyorsunuz?”

Efsanelerde Saklanan Geçmişin Gerçekleri

İncil, “Babil Kulesi” nin insanların göklere ulaşması için yapıldığını anlatır. Gerek Sitchin´e göre gerekse de Alford´a göre antik metinlerde kullanılan “shem” sözcüğü sanıldığı gibi kutsal bir isim değil, tanrıların arabaları anlamındadır. Babilliler´in bir roket yapmaya çalıştıkları bile düşünülmektedir. İnsanların kıskançlık, rekabet ve hırs nedeniyle her çağda savaştıklarını kimse reddemez.

Dropa Disklerinden biri

Yazarlarımız, iki büyük çatışmadan söz ediyorlar; birisi Afrika´da, diğeri ise Mezopotomya´dadır. Sina´daki ilk uzay üssünün nükleer silahlarla yok edildiği yine onların bir iddiasıdır. Bu yaklaşım bize Tevrat´ta anlatılan Sodom ve Gomorra´nın yok olması açıklamasına götürebilir. Antik Hint metinleri tanrılar arasında uçan makinelerle yapılan savaşları, yok edilen kentleri ve milyonlarca canlıyı bir anda yok eden silahları anlatır. Daha da kötüsü, tanrıların teknolojisinin insanlar tarafından yine onlara karşı kullanıldığıdır. Yok olan her uygarlığın ardından bir diğeri gelmiştir. Herkes kutsal her kaynaktaki “Tufan” efsanesini bilir. Mısırlılar ve Sümerler uygarlığı yok eden Tufan´dan birçok kez söz ederler. Yine yaklaşıma göre Atlantis adlı batık kıta ve üzerindeki gelişmiş uygarlık bir Tufan sonucunda batmıştır. Mısır ve Hindistan´daki uygarlık yeniden başlarken, Güney Amerika´da uygarlık ortaya çıkmaya başlamış, Mısır´dakilere çok benzeyen dev megalitik yapılar İnka ve Maya uygarlıklarında ortaya çıkmıştır. Bu uygarlıkların astronomi, zamanın ölçümü ve izlenmesi konusunda çok istekli ve başarılı olmaları yıldızların dünyadan izlenebilmesi anlamındadır. Alford, eski dünyanın sular altında kalmasıyla, Kuzey ve Güney Amerika´ya göçen kurtulanların yeniden yapılandıkları görüşündedir.



Bu altın maket Kolomb öncesi döneme ait bir mezarda bulunmuştur. Yaklaşık 1800 yıllıktır.
Ünlü ” Kiev Kozmonotu ” . Bu heykelcik Avrupa ‘da bulunan ” uzay adamı ” özelliklerini gösteren tek buluntudur. Yaşı çok eskidir.

Antik Astronotlar Teorisi Bölüm 1 : Amerikan Uygarlıkları

Öncelikle Nigrum Solaris’te ilk yayınlanan bu yazıda aslında insanların çok ilgisini çekicek ancak pek konuşulmayan bir konuya değinmek istiyorum.Elbette bu konu Antik Astronotlar Teorisi.Konuya başlamadan önce bu teorinin temelde geçmişte yaşanan olağan üstü olayların ve ya inşa edilen döneminin üstündeki yapıların çeşitli kanıtlardan yola çıkılarak yorumlanması ve sonucunda bu olayların ve yapıların dünya dışı varlıklar yani antik astronotlar tarafından açıklanması üzerine oluşturulduğunu belirtmek istiyorum.
Antik Astronotlar Teorisi’ni sizlere Amerikan Uygarlıkları, Mısır ve Asya Uygarlıkları, Dinsel efsaneler ve Modern Kaynaklı Mitler olmak üzere dört grupta anlatmaya çalışıcağım…Bu bölümde ise Amerikan Uygarlıkları ile başlıyorum.
Amerikan Uygarlıkları( Mayalar, Aztekler, Inkalar ve Kuzey Amerika yerlileri yani Kızılderililer) geçmişte hem akıl almaz düşünceleri ve buluşları hemde bilgilerinin çok üstündeki yapıtlarıyla her zaman insanların hayranlıkla baktığı uygarlıklardır.Bir çok insan onların Amerika’ya nasıl geldiklerini dahi bir bilinmezlik olduğunu düşünür.Gerçi onların asyadan donmuş su yolları sayesinde geldiği yaygın bir inanış ve geçerlilik gösteren bir teoridir.Ancak açıklanamayan ve üstünde durulmayan çok fazla bilinmezlik bu uygarlıkların geçmişini tamamen kaplar.
14. ve 16. yy arasında bu günkü Meksika’nın orta ve güneyinde yaşıyan Aztekler bilgilerinin çok üstünde bir teknoloji kullanarak başkentleri Tenochtitlan’da devasa piramitlerden oluşan 182bin metrekare alan üzerine göz alıcı bir tapınak inşa ettiler.Bununla birlikte bu tapınağı var olan teknolojileri ile asla bitiremeyecekleri gerçeği bu tapınağı olağan üstü derecede gizemli yapar.Ancak bu size ilginç geldiyse bu yalnızca ufak bir tuhaflıktır.Çünkü Aztekler bu tapınak duvarlarında ve çeşitli kitabelerde öyle şeyler anlatmışlardır ki onları açıklamak mümkün değil.
Aztekler tanrılarını göklerden gelen ve parlak uçan evleri olan varlıklar olarak tanımlamışlardır.Bir aztek yazıtında şöyle der : Tanrılar bize bilgeliği ve doğruluğu göklerden getirdi.Aslında azteklerde olan bu inanç yani tanrıların göklerde olma inancı modern dinlerin tanrı her yerdedir demesinden önce hemen hemen tüm dünyada var olduğu bilinen bir inançtır.Bu da Antik Astronotlar Teorisi’ni savunan bilim insanlarının üstünde durduğu bir konudur.Bunun yanında Aztekler tanrılarını bizlere çok güzel betimlemişlerdir.Örneğin; tanrılarının kafa yapılarını taklit etmek için küçük çocukların kafalarının arkasına bir bezi bağlayarak kafalarını uzatmışlardır.Bu konu üzerinde çalışmalar yürüten bilim insanları Azteklerin tanrı dediği kafaları arkaya doğru uzun, uçan evleri olan ve göklerde yaşayan bu varlıkları dünya dışı varlıklar olarak tanımlamları çok ta zor olmamıştır.
Bütün bunların dışında Azteklerin tuhaflıkları bitmemektedir.Bir Aztek baş rahibi uykusunda tanrılardan emir aldığını ve 10.000 kişiyi kurban etmezlerse hiç bir işlerinin yolunda gitmeyeceğini belirtmiş ve tam 10.000 insanı canlı iken kalplerini çıkarıp daha sonra kafalarını keserek öldürmüşlerdir.Bu kimilerine göre sadist bir inanış kimilerine göre ise gerçekten bir mesaj alınarak yapılmış bir eylemdir.Ancak gerçekten antik astronotlar bir insanla zihin gücüyle konuşup bunu yapmasını söylemiş olabilirmi.Bu durum gerçekten inanılmaz bir boyutadır.Çünkü bu sadistliğin bile çok ötesindedir.Ancak bu durum gerçekse bile bu noktada Antik Astronotlar Teorisi’nde yeni bir boyuta yükseliyoruz.Eğer birileri gelip bize bi şeyler anlattıysa ve yardım ettiyse başka birileri ise bize kötülükmü yaptı.Yani iyi uzaylıların yanında birde kötülerimi var.Daha da önemlisi bize neden iyilik ve ya kötülük yapıyolar.Bu soruların tümü kafa karıştırıcı ancak hepsinin ötesinde tüm bu sorular halen cevapsız tıpkı diğer Amerikan uygarlıklarının açıklanamaz soruları gibi…
O uygarlıklardan bir diğer ilginci Maya uygarlığıdır.Aslında onları 2012 ile özdeşleşmiş bir şekilde tanıyoruz.Bunun yanında onlarda uçan evleri olan tanrılardan bahsetmişlerdir.Bunun yanında akıl almaz bir şekilde ilginç evrensel hesaplar yapmışlar hatta Dünya yaşamını evrelere bölüp bu evrelerden birinin 2012 de sonlanıcağını öngörmüşlerdir.Günümüzde bu Maya kıyametine inananlar bulunmaktadır ve halen onların hesapladığı bazı şeylerden yararlanıyoruz.Öyleki mayalar Dünyan’nın Güneş çevresinde döndüğünü dahi biliyorlardı.Bu çok ilginç olsada bazı bilim insanları bu olayı gök yüzündeki görülen yıldızları inceleyerek tahmin ettiklerini söyler.Ancak bu bir ihtimal olsada halen birilerinin onalara öğrettiğide güçlü bir ihtimal olarak var olmaya devam ediyor.
Yalnızca bu iki uygarlığa bile baktığınızda bir çok Antik Astronot Teorisi’ni destekleyen kanıtlar var olduğunu görebilirsiniz.Bu kanıtlar bakış açısına bağlı olarak değişsede bilim insanlarını ikiye bölücek kadar güçlü olduğu tartışma götürmez bir gerçektir.

Nazca ovasindaki garip sekiller

1930´larda, Nazca Platosu ve üzerindeki garip şekiller keşfedildiğinden bu yana, hiçbir açıklama yeterince tatmin edici olmadı. Tanınmış bir bilimciye göre, Nazca arkeolojinin en şaşırtıcı bilmecelerindendir. Bununla beraber, geçenlerde yapılan eski kültürlerle ilgili dünya çapında geniş bir çalışma, bu arkeolojik bilmeceye makul çözümler getiriyor. Nazca resimleri niçin anlaşılmaz bir gizem içeriyorlar? Yüzeydeki çeşitli şekillerin sayısı 300´e ulaşıyor “geoglyphler”; örneğin maymun, akbaba ve timsah şekillerinin, yaklaşık 300 m. büyüklüğündeki zigzag boyunlu balıkçıl kuşu figüründen neden çokdaha küçük olduğu sorusu dikkat çekicidir. Farklılar özellikle soyut

şekillere bakıldığında, daha da belirginleşir. Spiral formlarına bakıldığında, uyumsuzluk daha net görülür. Herşeye rağmen, Nazca hayvan geoglyph´leri öncelik taşırlar ama her nedense basık veya sıkıştırılmış gibidirler yani yanlardan sıkıştırılmış ve uzamıştırlar, bazı yerlerde uzunluğun 7 km.´ye vardığı görülür. Şekillerin arasında neden farklılık vardır? Açıkça görüldüğü gibi, Nazca şekiller karmaşık ve dağınıktır sanki raslantısal olarak ıssız bir ovaya serpiştirilmişlerdir ve bu nedenle de birbirleriyle keşişirler. Bütün bunlara karşın bazı yerlerde, silinmiş bölümleri olmasına rağmen resimler çok dikkatli çizilmiştir. Ayrıca, zıtlıklar giderilmeye çalışılmıştır ama her nedense bu çalışma yarım kalmıştır, birçok resimde bir kısmın çok özenli ve düzeltilmiş olduğu gözlemlenirken, kalanının kötü ve acemice olduğu farkedilir. Bu da bize ikinc önemli gizemi getirir, neden çalışma yarım bırakılmıştır?

Aynı resimler çömlekler de var;

Bazı şekillerin, neden uzaydan görülecek kadar büyük olduğu Nazca gizeminin temelidir. Tasarım yapılırken, kimin veya kimlerin görmesi amaçlanmıştır? 1969´da Erich von Daniken, Nazca´nın bir uçuş pisti olduğunu iddia etmiş ve dünyadışı canlıların araçlarının buraya inip, kalktıklarını ileri sürmüştü. Ama bu iddia, hayalciydi ve yanısıra da birçok sorun getiriyordu. Öncelikle Nazca Ovası´nın zemini ağır araçların sürekli inip kalkmalarına destek olabilecek kadar sağlam değildir, tabii uzay araçları yere iniyorlarsa ! İkincisi, niçin üstün bir kültüre sahip olan uzaylılar, böylesine bir yapmacık yöntemi kullansınlar? Ve üçüncüsü, çizgilerin çoğunun eni 90 cm.´i aşmamaktadır; bu da her tür araç için çok dar ve yetersizdir. Üstelik, Daniken hayvan şekilleri ve türleri hakkında bir açıklamayı da getirememekte ve susmaktadır. Nazca konusunda, kuşkusuz en önemli uzman alman matematikçi Maria Reiche´dir. Reiche, yaşamını Nazca´ya adamış ve 50 yıldan beri araştırmalarını sürdürürken, ovanın korunması için neredeyse bir savaş vermiştir. Reiche,

Daniken´in dünyadışı zeka iddiasına karşıdır; ona göre resimler Nazca yerlilerinin bir savunma stratejisidir ve M.Ö. 300 ile 800 arasında yapılmışlardır. Bu görüşe destek olan bazı bilimcilerin görüşü daha ilginçtir ve teorik olarak yerlilerin hünerlerini veya ustalıklarını ön planda tutarlar. Daha önemlisi, resimlerin Nazca kültürüyle olan ilişkisidir. Burada iki anahtar bilgi sanki olaya daha çok yaklaşmaktadır. Öncelikle Nazca ovasında bulunan seramik ve ağaç objeler üzerinde yapılan radyokarbon tarihlemeleri önemlidir. İddialara göre bu testler Nazcalılar´ın bu çizimleri yaptıklarını kanıtlamaktadır. Öte yandan, bu malzemenin tarihlendirilmesiyle ilgili çalışma sadece Nazcalılar´ın resimlere yakın olan yaşam merkezlerinde yapılmıştır. Resimleri oluşturan materyal üzerinde testler yapılmamıştır ve kalıntılar Nazca kültürünün ortaya çıkış dönemine aittir. Bir diğer ilginç yan, Nazca çömleklerinin üzerindeki resimlerin ovadaki resimlere olan benzerliğidir. Ama bu önemli benzerlik, yanında bir başka çarpıcı olasılığı da yanında getirir, çünkü Nazcalılar´ın resimleri çizdikleri kesinleşse dahi, çizimleri çok yüksekten yani kuşbakışı görmüş olmaları gerekmektedir.

Kuramlar peşpeşe geliyor;

Gördüğünüz örnek çömlekler Ica kenti yakınında bulunan bir müzededirler; birisinde bir timsah, diğerinde bir örümcek ve üçüncüsünde bir sinekkuşu vardır, dördüncüsü bir balina olabilir. Bunlar Nazca resimleri ile karşılaştırıldığında benzerliğin yüzeysel olduğu açıkça görülür, ova resimlerinde görülen detay zenginliği burada yoktur. Fakat, yine de Daniken´ın kuramını destekleyen kanıtlar bunlar değildirler, uzmanlar antik sanatçıların taklit yeteneklerinin farklı olmasının doğal olduğunu belirtmektedirler. Eğer bu uzmanların yargılarını kabul edersek, Nazcalılar´ın üzerini örten kara bulutlar aralanabilir ama sadece ilişkinin varlığını görmüş oluruz yani Nazcalılar ile Nazca Ovası´ndaki şekiller arasında kesin bir ilişki vardır. Ama yine de Nazcalılar´ın neden alışılmadık şekilleri çizdiklerini açıklamada yetersiz kalırlar. Maria Reiche´yi bir kez daha dinleyelim; öncelikle kesin bir açıklamaya ulaşamayız; Reiche, bir astronomik takvim kuramına doğru ilerlemektedir. Nazcalılar´ın çizgileri ve figürleri bir ölçü olarak kullandıklarını öne sürerken, tarım kültüründe güneş yılının saptanması için bu yöntemin kullanıldığını iddia etmektedir. İlginçtir, Reiche´ın kuramı Daniken´de olduğu gibi sert ve etkin karşıt görüşlerle karşı karşıyadır. 1968´de, National Geographic Society tarafından yapılan çalışmanın sonucunda, güneş, ay ve bazı yıldızların binlerce yıl önceki pozisyonlarının Nazca´da simgelendiği sonucuna varıldı. 1973´de, Dr Gerald Hawkins bir bilgisayar programı aracılığı ile yaptığı çalışmada, Nazca´da astronomik bulguların oranının % 20 olduğunu açıkladı. 1982´de Anthony Aveni, benzer bir sonucu getirerek onayladı. 1980´de, Georg Petersen çizgilerdeki uzunluk ve genişliklerin Reich´ın kuramına göre açıklanamadığı belirtti. Ve geçenlerde Johan Reinhard, Nazcalılar´ın bir güneş takvimi oluşturmaları için ovanın dağlarla çevrili olmasının büyük bir avantaj olduğunu açıkladı. Bu şekilde şekilleri çizebilmişlerdi; bu görüş Reich´ın ve Daniken´ın yaklaşımlarının üzerine bir çığ gibi düştü; Reinhard´a göre hayvan geoglyph´lerini her ikisi de yeterince açıklayamıyorlardı.

Atlantis yine gündemde;

Ama yine de yeterli değil; Nazca çizgilerini acaba daha nasıl açıklayabiliriz? Bunlar İnkaların yaptıkları yollara benzemiyorlar; çölde başlayıp, çölde bitiriyorlar ve kesinlikle sulama kanalı değiller, zaten herhangi bir su kaynağına da raslanmış değil. Çeşitli yazar ve araştırmacılar bütün olasılıkları tüketmiş gibiler; bu aralarda çizgilerin ve figürlerin sembolizmasının üzerinde duruluyor. Bütün insansı inanç türlerinde, atavik, su. bereket ve dağ tapınmaları vardır; bu bir “kült kuramı”dır. Johan Reinhard´a göre, Nazca çizgileri dinsel bir içerik taşıyorlar ve dağ ve su arasında bir anlam içeriyorlar; peki bu ne demektir? Reinhard´ın tezinin en inandırıcı yönü, Nazcalılar´ın dağlara taptıklarını kanıtlamasıdır fakat niçin sabit bir objeye taptılar? Bu seçim özgündür ve benzeri yoktur. Reinhard, antik And kültürlerinin atalarına büyük saygı duyduklarını, çok çeşitli tanrılara inanıldığını ve dağlarda yaşadıklarını açıklıyor ve bu tanrılar havaya hükmediyorlardı. Böylece suyun kaynağı onlardı ve mısır tarlalarının verimliliğini onlar belirliyorlardı. Reinhard, baş tanrı Viracocha´nın dağlarla ve sularla çok ilişkisi olduğunu öne sürüyor. Bütün bunlardan sonra Nazca çizgilerinin dağ tanrılarına tapmasıyla ilgisi nedir, sorusunu sorabiliriz; Johan Reinhard, çeşitli antik geleneklerin ayrıntılarına iniyor; tanrılar gökte akbaba ve kartal şekillerinde

dolaşıyorlardı. Reinhard´ın açıklamasına göre, kült inancı tek başına Nazca çizgilerini açıklayabilir. Figürler, sadece gökten görülebildiğinde anlaşılmaktaydı; yerdeki kuş figürüne dağlardan bakıldığında uçan bir kuş gibi görülüyordu. Bu açıklama acaba gizemin çözümü için yeterli mi? Antropologlar dağ tanrılarına olan inancın böyle simgelenmesini, bir tür ekolojik tavır olarak değerlendirirken, dağların, ırmakların ve yağmur bulutlarının kaynağı olduğunu hatırlatıyorlar. Fakat burada şu soruyu sorabiliriz; Ya dağ tanrıları insanoğlunun yarattığı bir hayal değil de, gerçekseler? Nazca çizgilerinin gizemini anlamak bir ana paradigmadır yani değişimi tanımak ve dünya çapında bir tarih öncesi kültürün tanımlanmasıdır; yani “Atlanteanlar” ın; bu aynı zamanda da eti kanı olan canlıların tanımlanmasıdır. Nazca ile ilgili önceki tüm çalışmalar, lokal bir olaya yöneliktir oysa biz çalışmamızı, dünya çapında bir örnek olarak kabul eder ve geliştirirsek tarih öncesine tümüyle yönelirsek çok daha makul cevaplara ulaşmış olmaz mıyız? Antik çağlarda bir aeronotik teknolojinin varolduğu uzun zamandan beri tartışılmaktadır. Söylenceler ve fiziksel kanıtlar vardır; Lübnan´da, Baalbek´de bulunan dev taş platform, iddialara göre roketlerin iniş ve çıkışıyla ilgilidir; çünkü “Gılgamış Destanı”nda, güneş tanrı Helios arabasını buraya park etmiştir. Nazca çizgileri gökten görülme amacıyla oluşturulmuş bir olay olarak değerlendirilebilirler ve antik astronotların varlıklarının ipucu olabilirler. Bu noktada, iki şey açıkça söylenebilir; Öncelikle, Nazca çizgilerinin ille de bir hava alanı olduğu iddia edilmemektedir ama bunların görülebilmesi için bir hava teknolojisine gerek olduğu iddianın temelidir. Eğer dünyanın diğer yanlarındaki antik yüksek teknoloji izleri gerçek değilse, bu görüş aşırı ve fantastik olabilir. Giza piramitlerinden, Tiahuanacu ve Stonehenge´den ya da Peru´daki İnka öncesi kalıntılardan söz ediyoruz. Veya Çin´deki taş diskler, Himalayalar´da bulunan kristal cisimden ve binlerce yıldır paslanmayan demir sütündan söz ediyoruz.

Atlantis´den yine Paskalya´ya; yanılan tarih;

Nazca çizgileri yerde mi yapıldılar yoksa gökten mi yapıldılar? Eti, kanı olan canlı tanrılar ya da “yükseklerde olanlar” kimlerdiler ve göklerden neyi gözetlediler? Nazca ovası, gerçekten eşsizdir ve iklim olarak da dünyanın en kuru yerlerinden birisidir, yılda sadece 20 dakika yağmur yağar. Ayrıca, düz ve taşlı zemini rüzgarın etkisini minimize eder. Zeminde, kum ve toz yoktur; böylece izler hala durmaktadır. Büyük bir ressamın veya ressamların yapıtı binlerce yıldan beri orada durmaktadır. Nazcalı bu ressam kimdi? Bazı araştırmacılara göre baş tanrı Viracocha´nın bu işte parmağı vardır; O, Tiahuanacu Lordu´ydu ve “Fırtına Tanrısı” olarak bilinirdi. Onun üç dişli çatal simgesi, Nazca´nın kuzeyinde Paracas´da görülebilir. Kurama göre bu tanrı Nazca´yı yaratan sanatçıdır, bilinmeyen bir teknikle ovayı parlak resimlerle bezemiştir. Ama aslında resimlerin artistik bir amacı yoktur. Sanki cevap, Bolivya´da Tiahuanacu´dadır; oradaki 6.000 yıllık kentin yapımında bronz kullanılmıştır ve Tiahuanacu dünyadaki benzerlerinin sadece bir tanesidir. Yüzlerce tonluk taşlar dilim dilim kesilmiş ve aralarına bir jiletin girebileceği bir aralık bulunmaksızın üstüste veya yanyana monte edilmişlerdir. Araştırmalar Tiahuanacu´da Olmek döneminde, bir grup Negroid´in “siyahi” çalıştıklarını göstermektedir. M.Ö. 2.200 dönemin sonudur ve siyah sınıf isyan etmiş,Viracocha´ya ait bir veya birkaç uçan aracı ele geçirerek Nazca Ovası´na inmişler ve belki Viraccocha´nın sanatını yok ederek, resimleri çizmişlerdir, resimlerde sanki bir alay ve hakaret vardır.

Bazı isyancılar etkin imajlar çizerken, bazıları amatörve kaotikdir. Efsanelere göre, Viracocha sanatına yapılan vahşeti görmüş ve ağlayarak “Ağlayan Tanrı” adını almıştır. Gerçekten bir köle isyanının Nazca resimlerinin ardında bulunduğuna inanabilir miyiz? 2.300 deniz mili uzaklıkta bulunan Paskalya Adası´nda da bilinmeyen bir kültür Moai heykellerini yapmış, kıyıya dikmiş ve başlarına onar tonluk şapkalar koymuştur. Buradaki taş işçiliği Amerikan ana karasındaki Tiahuanacu ve Ollantaytambo kadar ileridir. Efsaneye göre köleler adaya sürülerek cezalandırılmışlardır. Sürgün, antik çağın geçerli cezalarındandı ve Paskalya Adası da sürgün için ideal bir yerdi. Sonuçta bu kurama göre, antik çağlar çok daha farklı bir açıdan değerlendirilmeli ve klasik görüşün dışına artık çıkılmalıdır. Çünkü tarih, sanılandan çok farklıdır ve yazıldığı gibi değildir.

18 BİN YILLIK GÜNEŞ KAPISI GİZEMİ

Tiahuanako (Tiwanaku)’nun en gizli ve ilgi çeken anıtı, 10 tonluk tek bir kaya parçasından oyulmuş, 3 m. boyunda, 3.75 m. enindeki Güneş Kapısı’dır.

Üst kısmında ortada uçan bir Tanrının çevresinde 48 figür dizilmiştir. Taçlı pumalar , akbabalar, kanatlı yaratıklar, tanrının karşısında diz çöken ya da ona sırt çeviren, uzaklaşan insanlar ve şekiller vardır. Orta yerde bulunan Tanrının kimliği kesin olarak bilinmiyor. Güneş tanrısı, Yaratıcı Tanrı Viracocha (Virakoşa) olabilir.

Eski İnka efsanelerine göre, gelişmiş bir uygarlığa sahip insanlar buraya yerleşmeden önce burada tanrılar oturuyordu. Posnansky, bütün bu açıklamalara rağmen burayı kimlerin yaptığını söyleyemiyor. Kim bilir, belki de tarihi oturup yeniden yazmamız gerekiyor.

Eskimiş görüntüsüne rağmen dikit, pencereleri ve köşeleriyle modern aletlerle yapılmışa benziyor. Hatta bugün bile böyle sert bir kayaya yapılması zor olan çentikler bu dikite büyük bir ustalıkla yapılmışlardır.

Güneş Kapısı tek parça sert Andesit’ten oluşmaktadır. Ayrıca bu kaya türüyle evler, tapınaklar ve diğer yapılar inşa edildi.Güneş kapısı yaklaşık 10 – 15 ton arası ağırlığa sahiptir.

Arkeologlara bakılırsa, Bolivya’nın Anden bölgesinde 4000 metre yükseklikteki Tiahuanaco antik kalıntılarını bundan 2000-3000 yıl önce Anden Kızılderilileri inşa etmiş! Tarihçiler ise, bu iddiaya gülüp geçiyor ve Aymara tarih kayıtlarına göre bu kalıntıların tanrılar tarafından kurulduğunu ileri sürüyorlar. “Güneş Kapısı” (Gate of the Sun) üzerindeki 48 figür ise takvim olarak yorumlanıyor.

Kapı üzerindeki kabartma resimlerde stilize edilmiş makineler, özel elbiseler giymiş astronomlar, geri tepkili yılankavi biçimli roketler ve Venüs, Merih gezegenlerinin takvimleri işlenmiştir.

Tarihçiler, 4.000 metre yüksekliğe kurulan Tiahuanaco kentinin tanrılar tarafından inşa edildikten sonra Aymara Kızılderililerine bıraktığını belirtiyor. Tarihçilerin şakayla karışık bu iddiayı ortaya atmalarının nedeni, kentin nasıl oluştuğu yönünde bilgiye sahip olamamaları. Güneş Kapısı’nda yer alan 48 heykelin takvim olarak kullanıldığına inanılıyor.

Geleneksel yorumcular, Güneş Kapısı’nın mitoslara dayanan kozmogonik bir sistemi simgelediğini belirttiler. Kapı, Tiahuanako uygarlığının bilimsel oluşumunu gösteren bir takvim olabilir. Hatta belki de o, dünyanın en eski takvimidir. Kapının ortasındaki tanrı motifi, 11 değişik biçimde tekrarlanmakta, yani Güneş’in bir yıl içindeki hareketlerini, on iki ay’ı göstermektedir. Bununla birlikte sadece Güneş değil, son derece karmaşık bir sistemin içinde Venüs gezegeninin ed çevrimi kapıda aktarılmıştır.
Yan yana duran üç takvim taşında, üç ayrı takvim hesabı vardır. Birinci takvim Kutsal Yıl hesabıdır. Bunda bir yıl 260 gün olarak hesaplanmıştır. İkinci taşta Güneş Yılı takvimi işlenmiştir ve yıl 365.2422 gün olarak hesaplanmıştır. Üçüncü taştaki takvim ise Venüs yılını gösterir. Burada bir yıl 225 gün olarak gösterilmiştir.

Gökyüzünün 27 bin yıl önceki halini gösteren kabartmalarda, tüm gezegenler işlendiği halde; Ay, orada yoktur. Dr. Bellamy ve Dr. Allan’a göre Güneş Kapısı sembollerinde Ay, dünya yörüngesinde 11.500-13.000 yıl arası bir zamanda belirmektedir. Takvimdeki hesaplamalara göre Ay’ın 13.000 yıl önceki Dünya etrafındaki dönüşü, yılda 425 turdu. Bugün, bu tur sayısı 365′tir.

Güneş Kapısı’na oyulmuş taş takvim, dört bölüme ayrılmıştır. Her bir bölüm, astronomik açıdan dünyasal dört mevsimi gösterir ve bu dört bölümün her biri, yılın 12 ayını göstermek üzere 3′e ayrılmıştır. Yılı 290 gün olarak sayan Tiahuanako astronomları, ayları da 24 günden saymışlar, buna karşılık her gün için ayın durumunu ayrıntılı olarak göstermişlerdi. Günümüz astronomları, öteden beri Ay’ın görünen hareketinin gerçek hareketi olmadığını bilmelerine karşın bugün bile çoğu takvimlerimizde Ay’ın yalnız görünen hareketi gösterilir.

İki sütun arasındaki eşiğin üzerine oyulmuş tanrı figürü ya da yaratıcı Viracocha, tanrıya koşan ufak figürlerin yer aldığı rölyeflerle çevrilidir. Güney Amerika’da sık rastlanan bu geçit tarzının burada ortaya çıktığı sanılıyor. Kalasasaya Platformu, batık bir avludan girilen yüksek ve geniş bir alan. Burada birkaç geniş caddenin kesiştiği sanılıyor. Bu platformun duvarlarını büyük taş bloklar karşılıyor. Bazılarının Meksika’daki Teotihuacan işçilerine esin kaynağı olduğu sanılıyor. Kalasasaya Platformu’nda büyük gözlü tek parça taş heykeller bulunuyor. Meksika Tula’daki taş savaşçılar ve bunlar arasındaki benzerlik dikkat çekiyor.

Peter Kolosimo, “Zamanı Olmayan Gezegen” adlı kitabında Güneş Kapısı’nın yaşı üzerinde durmaktadır. Kitabında, antropolog ve mühendis Arthur Posnansky’nin bu bölge hakkında detaylı araştırma yaptığını belirtiyor. Buna göre yerleşim alanı, çeşitli zamanlarda bir çok kere tekrar inşa edilmiştir. Son kez 16.000 yıl önce. Posnansky, güneş kapısının 18.000 yıllık olduğuna inanıyor.

18 BİN YILLIK GÜNEŞ KAPISI GİZEMİ

Tiahuanako (Tiwanaku)’nun en gizli ve ilgi çeken anıtı, 10 tonluk tek bir kaya parçasından oyulmuş, 3 m. boyunda, 3.75 m. enindeki Güneş Kapısı’dır.

Üst kısmında ortada uçan bir Tanrının çevresinde 48 figür dizilmiştir. Taçlı pumalar , akbabalar, kanatlı yaratıklar, tanrının karşısında diz çöken ya da ona sırt çeviren, uzaklaşan insanlar ve şekiller vardır. Orta yerde bulunan Tanrının kimliği kesin olarak bilinmiyor. Güneş tanrısı, Yaratıcı Tanrı Viracocha (Virakoşa) olabilir.

Eski İnka efsanelerine göre, gelişmiş bir uygarlığa sahip insanlar buraya yerleşmeden önce burada tanrılar oturuyordu. Posnansky, bütün bu açıklamalara rağmen burayı kimlerin yaptığını söyleyemiyor. Kim bilir, belki de tarihi oturup yeniden yazmamız gerekiyor.

Eskimiş görüntüsüne rağmen dikit, pencereleri ve köşeleriyle modern aletlerle yapılmışa benziyor. Hatta bugün bile böyle sert bir kayaya yapılması zor olan çentikler bu dikite büyük bir ustalıkla yapılmışlardır.

Güneş Kapısı tek parça sert Andesit’ten oluşmaktadır. Ayrıca bu kaya türüyle evler, tapınaklar ve diğer yapılar inşa edildi.Güneş kapısı yaklaşık 10 – 15 ton arası ağırlığa sahiptir.

Arkeologlara bakılırsa, Bolivya’nın Anden bölgesinde 4000 metre yükseklikteki Tiahuanaco antik kalıntılarını bundan 2000-3000 yıl önce Anden Kızılderilileri inşa etmiş! Tarihçiler ise, bu iddiaya gülüp geçiyor ve Aymara tarih kayıtlarına göre bu kalıntıların tanrılar tarafından kurulduğunu ileri sürüyorlar. “Güneş Kapısı” (Gate of the Sun) üzerindeki 48 figür ise takvim olarak yorumlanıyor.

Kapı üzerindeki kabartma resimlerde stilize edilmiş makineler, özel elbiseler giymiş astronomlar, geri tepkili yılankavi biçimli roketler ve Venüs, Merih gezegenlerinin takvimleri işlenmiştir.

Tarihçiler, 4.000 metre yüksekliğe kurulan Tiahuanaco kentinin tanrılar tarafından inşa edildikten sonra Aymara Kızılderililerine bıraktığını belirtiyor. Tarihçilerin şakayla karışık bu iddiayı ortaya atmalarının nedeni, kentin nasıl oluştuğu yönünde bilgiye sahip olamamaları. Güneş Kapısı’nda yer alan 48 heykelin takvim olarak kullanıldığına inanılıyor.

Geleneksel yorumcular, Güneş Kapısı’nın mitoslara dayanan kozmogonik bir sistemi simgelediğini belirttiler. Kapı, Tiahuanako uygarlığının bilimsel oluşumunu gösteren bir takvim olabilir. Hatta belki de o, dünyanın en eski takvimidir. Kapının ortasındaki tanrı motifi, 11 değişik biçimde tekrarlanmakta, yani Güneş’in bir yıl içindeki hareketlerini, on iki ay’ı göstermektedir. Bununla birlikte sadece Güneş değil, son derece karmaşık bir sistemin içinde Venüs gezegeninin ed çevrimi kapıda aktarılmıştır.
Yan yana duran üç takvim taşında, üç ayrı takvim hesabı vardır. Birinci takvim Kutsal Yıl hesabıdır. Bunda bir yıl 260 gün olarak hesaplanmıştır. İkinci taşta Güneş Yılı takvimi işlenmiştir ve yıl 365.2422 gün olarak hesaplanmıştır. Üçüncü taştaki takvim ise Venüs yılını gösterir. Burada bir yıl 225 gün olarak gösterilmiştir.

Gökyüzünün 27 bin yıl önceki halini gösteren kabartmalarda, tüm gezegenler işlendiği halde; Ay, orada yoktur. Dr. Bellamy ve Dr. Allan’a göre Güneş Kapısı sembollerinde Ay, dünya yörüngesinde 11.500-13.000 yıl arası bir zamanda belirmektedir. Takvimdeki hesaplamalara göre Ay’ın 13.000 yıl önceki Dünya etrafındaki dönüşü, yılda 425 turdu. Bugün, bu tur sayısı 365′tir.

Güneş Kapısı’na oyulmuş taş takvim, dört bölüme ayrılmıştır. Her bir bölüm, astronomik açıdan dünyasal dört mevsimi gösterir ve bu dört bölümün her biri, yılın 12 ayını göstermek üzere 3′e ayrılmıştır. Yılı 290 gün olarak sayan Tiahuanako astronomları, ayları da 24 günden saymışlar, buna karşılık her gün için ayın durumunu ayrıntılı olarak göstermişlerdi. Günümüz astronomları, öteden beri Ay’ın görünen hareketinin gerçek hareketi olmadığını bilmelerine karşın bugün bile çoğu takvimlerimizde Ay’ın yalnız görünen hareketi gösterilir.

İki sütun arasındaki eşiğin üzerine oyulmuş tanrı figürü ya da yaratıcı Viracocha, tanrıya koşan ufak figürlerin yer aldığı rölyeflerle çevrilidir. Güney Amerika’da sık rastlanan bu geçit tarzının burada ortaya çıktığı sanılıyor. Kalasasaya Platformu, batık bir avludan girilen yüksek ve geniş bir alan. Burada birkaç geniş caddenin kesiştiği sanılıyor. Bu platformun duvarlarını büyük taş bloklar karşılıyor. Bazılarının Meksika’daki Teotihuacan işçilerine esin kaynağı olduğu sanılıyor. Kalasasaya Platformu’nda büyük gözlü tek parça taş heykeller bulunuyor. Meksika Tula’daki taş savaşçılar ve bunlar arasındaki benzerlik dikkat çekiyor.

Peter Kolosimo, “Zamanı Olmayan Gezegen” adlı kitabında Güneş Kapısı’nın yaşı üzerinde durmaktadır. Kitabında, antropolog ve mühendis Arthur Posnansky’nin bu bölge hakkında detaylı araştırma yaptığını belirtiyor. Buna göre yerleşim alanı, çeşitli zamanlarda bir çok kere tekrar inşa edilmiştir. Son kez 16.000 yıl önce. Posnansky, güneş kapısının 18.000 yıllık olduğuna inanıyor.

Antik Astronotlar Teorisi Bölüm 2 : Mısır ve Asya Uygarlıkları

Eminim ki bu konunun ilk bölümünü yazdığımda herkesin kafasında bir takım soru işaretleri oluşmuştur.Okuyan herkes bu konu hakkında biraz kafa patlatmıştır.Bu yazıda ise sizi biraz daha şaşırtmaya çalışıcağım.Sözü fazla uzatmadan konuya geçiceğim.Bu bölümde Antik Astronotlar Teorisi’nin bir diğer ayağı olan Mısır ve Asya Uygarlıklarını anlatıcağım.

Bu konuya Mısırla başlamak istiyorum.Mısır uygarlığı yüzlerce yıl boyunca çok gizemli ve acayip olaylara imza atmıştır.Bu gün baktığınızda bir çok insan Mısır Piramitleri’nin nasıl yapıldığının yani dönemin şartlarına göre nasıl inşaa edildiğinin pek anlaşılamadığını bilir aslında.Ben size sadece bu piramitlerin nasıl yapıldığına hayret edildiğini söylemiyeceğim.Benim bu piramitlerle ilgili anlatıcağım şeyin yanında bu aşağı yukarı bir ila iki ton arasında değişgenlik gösteren taşların üst üste konması bir hiç kalabilir.Aslında bu bile yeterince hayret verici görünüyor yani bu kadar ağır taşların nasıl modern teknikler olmadan üst üste konulup bir yapı inşaa edildiği.Üstelik taşlar muhtemelen 90 ila 100 kilometre uzaktan getirildiği bilgiside bir gerçek.Ancak büyük piramite baktığınız zaman bu piramitin inanılmaz bir şekilde enerji ürettiğini görürsünüz.

Büyük Piramit’te bir kraliçe ve birde kral odası bulunmaktadır.Kraliçe odasında havadaki su buharı ve azotla etkileşime giren bir takım kimyasal maddeler konularak bu maddelerin bir tepkime gerçekleştirmesini sağlayan mısırlılar bu tepkime sonucunda oluşan hidrojen gazını üst katta bulunan kral odasına hidrojenin hafifliğini kullanarak çıkarıyor ve ardından hidrojeni yakarak mikro dalgalar halinde enerji elde ediyordu.Ancak işin ilginç kısmı bunlada sınırlı değildi.Üstelik bu mikro dalga ışınlarını gök yüzüne doğru yönlendiren bir aydınlanma tüneli vardı ve Mısırlılar bütün bu olayları Büyük Piramit’in içne tek tek resmetmişlerdi.Peki bu enerji dalgasını neden uzay boşluğuna yönlendiriyorlardı.Yani bu orda bir şeylerin olduğunun mu kanıtıydı?Yoksa sadece yapmak için mi yapmışlardı.Ancak bu kadar zahmete ve ince hesaplamalara öylesine bir şey için kim katlanırdı ki?Bu soru kafamızı kurcalasada hatta bazı bilim insanları bunun bilerek olmadığını söylesede mısır medeniyetinin gariplikleri Büyük Piramitle sınırlı değil.

Bir başka tuhaf olay ise 1900′lerin başında keşfedilen ancak o dönem için ne olduğunu bizim dahi bilmediğimiz bir şeydir.Piramitlerden birinin içinde bir kablosuz elektrik dağıtım ünitesinin resmi bulunur ve bir mısırlı rahip bunu kullanırken resmedilir.1900′lerin başında dünyada kimse elektiriğin kablosuz olarak bir yerden bir yere taşınıcağını düşünmüyordu.Öyle ki bu yıllar sonra deneyleri yapılan bir şeydi.Peki ya Mısırlılar nerden bunu biliyorlardı?Eminim ki kafanızda şu soru oluşmuştur: elektriği bilseler bile ne için kullanıcaklardı ki?Cevabı duyduğunuzda inanmakta güçlük çekebilirsiniz.

Mısırlılar duvar yazıtlarında bir objeden bahseder.Etrafını aydınlatan bir objeden bahsederler.Üstelik bunun resminide çizerek bize göstermişlerdir.Aklınıza gelen kesinlikle doğru.Onlar ampulü biliyorlardı.İnanması gerçekten güç ama onlar bunu Edison’dan yüz yıllar önce biliyorlardı.Nasıl olurda böyle bir bilgiye eriştiler?Bu gerçekten aklın sınırlarını zorluyor.Mısırlılar kendi başlarına bir ampul yapmış olabilirlermi.Sizce bu ne kadar mümkün.Bu noktada Antik Astronotlar Teoricileri şöyleder: Mısırlılar dünya tarihinde gördüğümüz bir çok vakanın dışında olağan üstü bilimsel tekniklere sahip olmuşlar ancak bazılarının nasıl yapıldığını bilmediklerinden bozulan araçları yada sistemleri kullanamamışlar ve zamanla unutmuşlardır.Bu konuda bilim insanlarına hak vermemek mümkün değil.Çünkü bariz bir şekilde bu teknolojileri biliyorlardı.Ancak teknoloji uzun zamanlı olmadığından gelecek nesillere aktaramadılar.Bu da birilerinin onlara balık tutmayı öğretmeyi değil balık vermeyi tercih ettiğinin kanıtı gibi görünüyor.

Mısır medeniyetine yeterince şaşırmadıysanız sizi bir Güney Doğu Asya medeniyetiyle tanıştırmak istiyorum.Khmer Medeniyeti…İnanın Kamboçya’da zamanında bulunan bu medeniyet dünya üzerinde bir insanı en fazla hayretler içerisinde kaldığı mimari bir eseri bu güne miras bırakmıştır.ANGKOR WAT TAPINAĞI büyük harfle yazmamak mümkün değil.Çünkü anlatıcaklarımı dinlediğinizde inanamıyacaksınız.Bir çok bilim insanı bu tapınağın 2000 yıllık bir sürede yapıldığını idda eder.Ancak bu yapıyı 2000 yılda inşa etmek mümkün değil çünkü her bir taş aynı anda oyulmuşçasına bir ahenk içindedir.Üstelik taşların oyuluş yaşıda hemen hemen aynıdır.İşin ilginç kısmını anlatmaya henüz başlamadım.Bu devasa Angkor Wat tapınağının ilginç kısmı onu inşa eden kişide gizlidir.

Dönemin kralı Suryavarman halkı tarafından saygı gören ve bilgeliği herkesce taktir gören bir insandı.Ancak bir gün halkına şöyle seslendi: Ben tanrıların yanına gidiyorum.Onlar beni çağırdı ve bana bilgeliğin ışığını göstereceklerini söylediler.

Daha sonra Suryavarman’nın akıbeti yazıtlarda şöyle anlatılır: Tanrılar uçan ve parlak güneşleri ile büyük kralı göklere götürdüler.Ardından büyük kralımızı kendi bilgeliklerinin ışığı ile aydınlattılar, yıllar sonra büyük kral evine döndü ve şöyle dedi ” Bu sihirli suyu alın ve kayalara dökün öyleki kayalar kendiliğinden şekil alıcaktır.”

Gerçekten bu duvar yazıtları aslında insanın boğazını düğümlüyor.İlk defa okuduğumda hayretler içerisinde kaldım.Burda yazanlara göre Suryavarman bir sihirli su getiriyor ve kayalar şekil alıyor.Belkide yıllar önce Mısırlıların kablosuz elektirik dağıtımı için kullanılan makinelerini anlamadığımız gibi şu an buna da bir anlam veremiyoruz. Ancak bu bir sihirli su değildi bu kesin.Bu bir ileri teknoloji örneği olabilir mi? Bunuda bilmiyoruz.

Bütün bunlardan daha da garibi bu adam yani Suryavarman bu tapınağı inşa ettirdikten sonra tanrıların geri gelebilmesi için geniş tapınak bahçesine gök yüzünden görülecek kadar büyük işaretlere sahip alanlar yaptırdı.Peki sizce bir insan bütün bunları uyduruyor olabilirmi? Eğer uyduruyorsa bu adam ortada yokken nerede saklanıyordu? Sorular soruları takip ediyor.Ancak cevaplar bir türlü oluşamıyor.Günümüzde böyle bir yerin varlığından bile kimsenin haberinin olduğunu düşünmüyorum.Oysa dünya tarihinin en büyük gizemlerinden biridir Angkor Wat Tapınağı…

Antik Astronotlar Teorisi hakkında şunu söyliye bilirim ki bu teori kesinlikle bir bilim kurgu romanı değil bilimsel bir yaklaşımdır.Elimden geldiğince bu yazının bir sonraki bölümünde sizlere bir şeyler aktarmaya daha devam ediceğim.

Türk Mitolojisi ve Antik Astronotlar

Bugüne kadar sizlere Eski Mısır, Yunan, Aztek, Maya ,İnka, Polinezya ve diğer antik kültürlerin dünyadışı ilişki varsayımlarını öneren görüşleri sunduk. Bunların hemen tamamı, Danikenizm ve benzeri yaklaşımlardan oluşuyordu. Bu kez, dünyada ilk olarak hatta Daniken´ın bile öngörmedeği bir pencereyi açıyor ve Türk Mitolojisi ile dünyadışı zekanın ilişkisini varsayıyoruz. Aynı yaklaşım biçimi, Yaratılış ve benzeri mitleri de içeriyor..

Çadıra giren mavi gözlü, parlak giysili, sarışın adam
 
“Han-name”ye göre Cengiz Han´ın Alanko-a çadırında yatarken, pencereden birden parlak bir ay girmiş ve Alanko-a´yı gebe bırakmıştı. Ay, çadırdan girerken de, kadının gözlerine kurt ve aslan gibi birşeyler görünmüştü. Yine aynı kaynağa göre, pencereden ay ışığına benzer bir ışık girmiş ve yine bu ışık aslan ve kurt şeklinde çıkıp gitmiş. “Han-name”deki bu söylence “Moğolların Gizli Tarihi” ile uyumludur. Bu kaynakta, yine Alanko-a gece çadırında yatarken, çadırın bacasından giren ay ışığı içinden, etrafa ışık saçan parlak, sarışın ve mavi gözlü bir adam girmiş, kadının karnını okşadıktan sonra, bir köpek şekline bürünerek, ay ışığı huzmesine tırmanarak gitmiş. “Han-name” Özbek ve Türkik bir kaynatır, yörede önemsenen hayvanlar olarak aslan ve kurt dikkat çekerler. “Moğolların Gizli Tarihi” ise, proto-moğol kaynaklarından gelen bir mittir, Moğollar´ın köpek yani “Köpek-ata” inancı belirginleşir. Türk mitlerinde Ay erkek, güneş dişidir, buna rağmen Türk mitlerinde Ay´dan gebe kalma söylenceleri azdır. Alanko-a´nın gebe kalması olayını “Moğolların Gizli Tarihi”nin yazarı P. Pelliot şöyle anlatır; “Sızan ışıktan girerek karnını okşuyor ve onun parlak ışığı karnının derinliklerine işliyordu. Çadırdan çıkarken de, güneş veya ayın huzmelerine tıpkı sarı bir köpek gibi tırmanarak çıkıyordu.” Kırgızlar´ın Yaradılış Mitleri´nde yay, güneş ışığı ile ilgilidir, yay güneşe doğru atıldığında güneşin ışığı yayları tutar. Altın-Bel Han´ın kız torunu güneşe çıktığında hemen gebe kalır. Meryem Ana´nın gebe kalmasını hatırlatan bu kök-mit gezegenseldir. Her versiyonda, dünya dışından gelen bir varlık vardır, kimi zaman ışık halinde, kimi zaman insan formundadır ama her şekilde de söylencenin kahramanı olan kadını muhakkak döller. Yani dünyalı kadın, dünyadışı bir güç tarafından döllenmektedir.

Astroloji ve Türk Mitleri

Küçük Ayı Takımyıldızı, bir arabayı çeken iki kısrak olarak, Büyük Ayı Takımyıldızı ise yedi kurt olarak tanımlanıyor ve birer burç olarak yorumlanıyordu. Türk Mitlerine göre, yedi kurt durmaksızın Küçük Ayı´nın iki kısrağını kovalıyorlar ama bir türlü yakalayamıyorlardı. Yakaladıkları anda gök ve yer karışacak, kıyamet kopacaktı. Türk Mitolojisi´nde burçların yer almaması bu nedenledir. Güney Sibirya´daki Minusinsk´de derlenen Türk masallarında şöyle bir anlatım vardır; “Oğlanın bindiği kısrak göğe uçar ve Han yedi kurduna kısrağı kovalamak için emir verir.” Bir diğerinde ise, kısrağı yakalamak için 12 kurda emir verilir. Bunları astronomik ve astrolojik simgelerdir. Saratan yani Yengeç Burcu, yaz başı yani Haziran ayına raslar, Türk mitlerine göre, bu dönemde ısınan güneş ısısı ile toprağı ve suyu pişirmiş ve bu şekilde de Türkler´in erkek atası olan Ay Ata türemişti. Klasik Astroloji´de Yengeç Burcu´nun Ay ile yakın ilişkisi vardır. Ağustos ayının ikinci yarısında ise, Sümbüle yani Başak Burcu başlar, güneş yine sıcaktır ama ısısı artık azalmaktadır. Serinlikle beraber, Türkler´in Kadın Atalar´ı türediler. Yani erkek ısınan güneşle, kadında soğuyan güneşle oluştular, erkekle kadının mizaçları, güneş ısısının durumuna göre değişir. Eski Türkler, dünyanın eskiden çok daha hızlı döndüğünü ve bu yüzden de havaların çok daha sıcak olduğuna inanırlardı (Sibirya Vogul Miti). Astroloji´nin dört ama elementi (Ateş-Hava-Toprak-Su), Altay ve Sibirya mitlerinde pek görülmez, ilk kez Uygur döneminde tahminen İran etkisiyle ortaya çıkmıştır. Karahanlılar, dört elementi gökteki burçlar gibi üçerden onikiye ayırmışlardı; “Üçü ateş, üçü su, üçü oldu yel, üçü oldu toprak, dünya oldu il.” Türk mitlerinde astroloji birçok kültün aksine, geri plandadır. Bunun nedeni güneşe ve aya öncelik verilmesidir.

Uzaysal döllenmeler mi?

Proto-Moğol mitlerinde bir kadının, gökten düşen bir dolu tanesini yuttuğu ve gebe kaldığı anlatılır. Bu kadından türeyen kavim, kutsaldır. Aynı efsane, antik Çin kaynaklarında da vardır (W. Eberhard “Çin´in Kuzey Komşuları”). Orta Asya mitolojisinin birçok yerinde gökten inen ışıklarla gebe kalan kadınlar yer alır. Ama dolu tanesinden gebe kalma öyküsü çok azdır. Daha çok Altay kökenli, Tölös, Mundus ve Kaçkar-Mundus boylarında görülür. “Cognat” yani Moğollar´ın aile sistemi olan “Anaerkil” sistemi (Türklerin aile sistemi babaerkildi) ifade eden bir Altay miti şöyledir; “Çok eskiden büyük bir savaş olmuş ve bir kavim yokolmuş. Kurtulan genç bir kız, kaçıp saklanmış. Gide gide kalabalık bir ve büyük bir ülkeye gelmiş, burada karşılaştığı bir adamla evlenmiş ama sonra kızın gebe olduğu anlaşılmış. Kıza, kimden gebe kaldığı sorulmuş ama kız hiç bir zaman bir erkek tanımadığını ve evlenmediğini söylemiş ve anlatmış; ´Savaştan sonra ailemi kaybetmiş ve bozkıra doğru yürümeye başlamıştım, yiyecek arıyordum. O sırada büyük bir yağmur başladı, heryer sular altında kalınca sığınacak bir yer buldum. Sonra yağmur durdu ve yerde bir buz parçası gördüm, yağmurla beraber yere düşmüştü. Buz yuvarlanıp yanıma geldi, aldım ve elimle kırdım ve baktım ki içinde iki buğday tanesi var. Karnım çok açtı, buğday tanelerini ağzıma attım ve o anda karnımda garip şeyler hissettim sanki karnımda iki çocuk vardı.´ Aradan zaman geçmiş ve kız zamanı gelince iki oğlan doğurmuş. Ardından kocasından da bir oğlu olmuş. Kadının kocası malını üç cocuk arasında eşit olarak bölüştürmüş. Bir deve ile bir koç açıkta kalmış. Küçük oğlan, deveye sahip çıkmış ve onun soyuna ´Tölös´ denmiş, ortanca oğlan koçu olmaşı, onun soyuna ´Koçkar´ denmiş ve baba en büyük oğlana da ´Senin baban bir buzdu, sen Buz-Han´ın nesli sayılırsın, senin adın da Mundus olsun´ demiş. Munduslar çok türemiş, Koçkarları bilen olmamış, Tölöslar ise yasalarda örnek olmuşlar.” (B. Y. Vladimirtsof)

Ergenekon Miti´ne göre kehanet ve Yecüc Seddi

Hunlar, Kafkas Dağları´nda bulunan geçit kapının kuzeyinde oturuyorlardı. Büyük İskender, Hunlar güneye inmesinler diye, ordusunu alarak, Doğu Anadolu´ya gelir, Muşaş Dağı´nı aşar (Ağrı ?), Dağın ardında dağlarla çevrili büyük bir ova vardır. İskender hayret eder, oradakiler bu dağlara hiçbir insanoğlunun çıkamadığını söylerler, dağların ardında Nuh Peygamber´in oğlu Yafes´un soyu yaşamaktadır. Bunun üzerine İskender, bu kavimlerin geçememesi için dev bir kapı yapılmasını emreder. Üçbin demirci, üçbin bakır ustası toplanır ve kapıyı yaparlar. Kapı Daryal Geçidi´ne konur. Ama İskender bir gün bu kapının da yetersiz kalacağını bilmektedir ve kapıya bir kitabe koydurur; “Bir gün gelecek ki, Hunlar bu kapıyı aşıp, İran ve Roma ülkelerini ele geçirecekler. 927 yıl sonra oturdukları yerden çıkıp, yeryüzüne yayılacaklar. Dünya daha önce olduğu gibi, onların atlarının ayakları altında titreyecektir. Kapının yapılışından 950 yıl sonra, Hun Kralı buradan geçecek ve Tanrı´nın emri ile bütün dünyayı kontrol altına alacaktır.” Bir diğer kaynağa göre ise, kapılar devrilecek ve denizdeki kum taneleri kadar çok, gökteki yıldızlar kadar kalabalık bir ordu gelecek ve yeryüzünün her yanını ele geçirecektir, bunların arasında Hunlar da vardır. Bu örnekte, büyük olasılıkla kasdedilen güç Çin olmalıdır. İlginç olan ise, öngörüdür. İslam kaynaklarında Büyük İskender, İskenderi Zülkarneyn adıyla kişilik değiştirmiş, askeri bir fatih kişiliğinin ötesinde, bilge bir kişilik çizilerek nedense farklılık getirilmiştir.

Cüveyni´ye göre Uygurlar´ın Türeyiş Miti

Cüveyni, Uygurlar türedikten 500 yıl sonra, başlarına Bögü Han´ın geçtiğini, adının büyük bir kuyuya ve bir de kayaya verildiğini, orada şimdi Mawu-Balıg denen büyük bir şehrin bulunduğunu yazar. Şehrin dışındaki kayaların üzerinde bir saray resmi, altında bir kuyu, kuyunun ağzında da büyük bir taş levha vardır. Cüveyni, bunları bizzat gördüğünü ve Ögedey Kaan zamanında kayaların kazıldığını belirtir. Taş levhanın üzerinde yazılar vardır ama kimse okuyamaz, sonunda yazıların Hıtay´da yaşayan bir kavimden gelen garip adlı kimselere ait olduğu anlaşılır; levhada şunlar yazılıdır; “Karakurum yakınlarında iki nehir vardı (Selenge ve Toğla), aralarında ise bilinmeyen ağaç. Bir gün iki ağacın arasına gökten bir ışık indi ve dağlar büyümeye başladılar. Halk hayretler içinde kaldı ve oraya gittiler. Yaklaştıklarında kulaklarına çok güzel müzik nağmeleri gelmeye başladı. Buraya her gece bir ışık iniyor ve çevresinde otuz defa şimşek çakıyordu. Sonra aynı yerde beş ayrı çadır gördüler, her birisinde bir çocuk vardı, her çocuğun karşısında yetecek kadar süt dolu emzikler asılıydı ve çadırın tabanı tamamen gümüş kaplıydı. Herkes diz çöküp, selam verdi. Sonra çocukları alıp gittiler, çocuklar hemen büyüyüp konuştular ve ağaçların yanına gittiklerinde ağaçlar onlarla konuştu… Çocuklardan birisinin adı Bögü Tigin oldu ve Han seçildi… Bögü Han bir gece uyurken, beyazlar giymiş bir ihtiyar gördü, ihtiyar ona çam kozalağı büyüklüğünde bir yeşim taşı vererek şöyled dedi; ´Eğer bu taşı koruyabilirsen, dünyanın dört köşesi, hep senin emrin altında olacak.´ Aynı rüyayı Han´ın veziri de görmüştü, ertesi gün toplandılar ve göçmeye karar vererek Türkistan sınırına vardılar…. O kadar ileri gittiler ki, insana benzeyen garip yaratıklarla karşılaştılar. Bunların elleri ve ayakları hayvan gibiydi, o zaman bundan sonrasında insanların olmadığına karar vererek geri döndüler.” (Cüveyni, Tarihi Cihan Guşa)

Oğuz Destanı ve UFO´sal fenomenler

“Oğuz Kağan bir yerde Tanrıya yalvarırken, birden karanlık bastı, bir ışık düştü gökten! Öyle bir ışık indi, parlaktı aydan ve güneşten! Oğuz Kağan yürüdü ışığın yakınına, ortasında bir kızın oturduğunu gördü! Bir ben vardı başında, ateş gibi ışığı, çok güzel bir kızdı bu, sanki Kutup Yıldızı!… Oğuz kızı görünce, aklı gitti beyninden, kıza vuruldu birden, sevdi kızı gönlünden, kızla gerdeğe girdi, aldı dilediğinden…” (Oğuz Destanı: 35-41)

“Oğuz yolda giderken, ağzında kaldı eli, çok büyük bir ev gördü, gümüşten pencereli, duvarları altından. çatışı demirdendi, anahtarı yoktu, kapalıydı kapısı…” (Oğuz Destanı: 127-128)

“Çok karanlık bir geceydi, birden parlak ay çıktı, çok karanlık bir gündü. birden bir güneş çıktı…” (Manas Destanı; Manas´ın ölüp dirilmesi)

Gök renkliler, kızıl ağızlılar

Oğuz Destanı´nda Oguz Han´a zaman zaman kılavuzluk edip, yol gösteren ve Tanrı tarafından gönderilen kutsal kurttan söz edilirken, “Gök tüylü, gök yeleli” tanımı yapılır. Türk Mitolojisi´nde ve inançlarında gök rengi, örneğin gök renkli sakallı yaşlılar tanımı bilgeliği ve deneyimi simgeler. Yani gök renkliler, kutsal veya ermiş kişilerdir. Kırgızlar´da Hızır, “gök sakallı” olarak tanımlanır. Birdenbire ortaya çıkan ve aniden kaybolan ihtiyar gök sakallılar vardır, bunlara tanrının elçileri veya tanrı denir. Oğuz Destanı´nın Uygur versiyonunda, Oğuz´un ağaçtan çıkan ikinci karısının gözleri gökten daha gök rengidir. Buna karşın, Türkler´de gök rengi sadece mavi anlamına gelmiyordu, Türkler yeşile de gök rengi diyorlardı. Gök yeleli kurt deyimi, göksel kaynağı ve bilgeliği simgeliyordu. Çin kaynaklarında ise, kızıl yüzlü olarak tanımlanan kişiler, büyük mit kahramanlarıdırlar. Yine Uygurca Oğuz Destanı´nda, Oğuz´un gözleri al, ağzı ateş rengidir yani kızıldır. Manas Destanı´nda Manas doğduğunda, kızıl gözlü, gök yüzlü olarak anlatılır. Altay mitlerinin birçok yerinde, gözlerinden ateşler çıkan kutsal çocuklardan söz edilir. Sibirya mitlerinde de, gözleri ateşli, göğüsleri alev alev yanan çocuklar vardır. Bir mitte Ak Han adlı bir Han çıplak bir çocuğa raslar, çocuk Han´a yaklaşır ve Tanrı´nın kendisini ona yolladığını ve evlatlık olarak almasını ister. Sonra çocuğun ağzından alevler çıkmaya başlar ve alevler bulutları yakmaya başlarlar ve Han korkarak kaçar.

Köpek insanlar ve devler

Oğuz Han, kuzeydeki Karanlıklar Ülkesi´nde yaşayan Kıl-Barak Kavmi´ne karşı savaşmaya karar verir, orada yaşayan erkeklerin yüzleri köpek gibidir ama kadınları çok güzeldir. Oğuz Han Baraklar´la savaşır ve ardarda yenilir. Çare olarak askerlerini gizli bir yoldan Barak ülkesine yollar ve Barak kadınları Oğuz askerlerinin güzelliklerine dayanamayarak birleşirler ve Oğuz Han´da bu yoldan Barak ülkesine sahip olur. Köpek başlı insanlarla ilgili mitler (Kyno-Kephaloi), Eski Mısır´da da önemli bir yer tutar. Mısır´da bunları “Ani” denir ve Ay tanrısına kurban edilirlerdi. Renkleri siyahtı, , başları köpek gibiydi, dişleri köpek dişine, elleri köpek pençesine benziyordu. Dilleri yoktu ama insanların söylediklerini anlıyorlardı. Samanlarda yatıyorlar, 200 seneye kadar yaşıyorlardı. Benzer mitlere Hindistan´da raslanır, Ariler´de köpek kutsaldır ve köpek başlı insanlar Hindistan´ın soyluları olarak kabul edilirler. İbni Battuta´da Çin Hindi´ndeki adalarda yaşayan köpek başlı insanları anlatır, bunların da kadınları çok güzeldir. Burada Battuta´nın da Oğuz Destanı´ndan etkilendiği görülür. Avrupa mitlerinde ise Batı ve Kuzeybatı´da yaşayan köpek başlı Boruslar´dan söz edilir. Uzmanlara göre Borus, Prusya´dır. Oğuz Destanı´nda Han´ın, kuzeye gittiği anlatılır, öyleyse aynı kavimden söz edildiği düşünülebilir. Eski Yunan ve Bizans tarihçileri de köpek başlı kuzey kavimlerinden söz ederler, bunlar insan sesi yerine, köpek gibi havlamaktadırlar. Eski Çağ coğrafyacılarına göre dünyanın bittiği yerde büyük bir okyanus başlar ve bu okyanusun kıyısında da köpek başlı insanlar yaşamaktadırlar. Kurt, Hun Türkler´inin ve devamının herşeyi ve kudret simgesidir. Buna karşın Proto-Moğollar´da özellikle de Wu-huanlar´da köpeğe saygı gösterilirdi. Köpek genel olarak dişidir. Tibetliler soylarının köpekten geldiğine inanırlar, köpeğe saygı gösterilir, el sürülmez. öldürülmez ve tabudur. Çin kaynaklarına göre, Çin´in Kuzeydoğusu´nda köpek-barbarlar yaşarlar ve kendilerinin iki beyaz köpekten geldiğine inanarak, saygı gösterirler.

Kafatası kişilikli ve domuzbaşlı dünyadışı yaratıklar

Bir Moğol kavmi olan Kitanlar´ın mitlerinde çadırlarda raslanan insan kafataslarından, harpte koruyucu domuzbaşlarından söz edilir, bunlar Kitanlar´ın atalarıdırlar. Kitanlar´ın üç ataları içe ayrılır; Birincisi kafatası şeklindedir, keçe bir çadırda saklanır ve halka hiç görünmez, kimse çadırından içeri giremez. Önemli bir olay olduğunda beyaz bir at ve boz bir öküz kurban edilir. O zaman, çadırdaki ata şekil değiştirip ihsan şeklinde görünür ve sonra yine çadıra dönüp kafatası olur. İkinci ata yaban domuzu başlıdır, o da çadırda yaşar, domuz derileri giyer ve önemli durumlarda ortaya çıkar ve birgün karısı domuz derisi giysisini çaldığı için bir daha görünmez. Üçüncü atanın 20 koyunu vardır ve her gün 19´unu yer ama ertesi gün koyunların sayısı yine yirmidir ve böylece yaşayıp gider.

Koca kulaklılar kimdi?

Devler de sık raslanan sıradışı yaratıklardır; Ilaman Boyu´nun atalarını anlatan Er-Töştük masalında devler kulaklarının büyüklüğü ile tanımlanırlar. Han-name´de Karn-ül Bakar Dağı´ndan çıkıp Oğuz Han´a saldıran Yecüc Mecüc halkının kulakları o kadar büyüktür ki, savaşırken kanatlarına sarılırlar ve ok işlemez. Ayrıca, kulaklarından birini altına döşek gibi, diğerini de üzerine yorgan gibi serip yatan kavimlerden söz edilir (İ. H. Danişment; “Türklerle, Hint-Avrupalılar´ın Kök Birliği”)

Gök katları ve Türkler´de tek tanrı inancı

Türkler´e göre en yukarda gök, onun altında Kağan yani Hakan, onun altında insanlar, insanların altında da yer vardı. Bu dört kat birbirlerinin üzerinde değildiler, aralarında mesafe bulunuyordu. Bu inanç, gök dinidir ve MÖ 10, Yüzyıl´dan sonra Çin´deki Chuo Sülalesi´nde de görülür. Aynı gök katları inancına, Göktürkler´de de raslanır. Göktürk yazıtlarına göre, Tanrı Türk milleti varolsun diye İlteriş Kağan´la eşini tepelerinden tutup, “Yukarı”ya götürmüştür. Eski Türkler gökle yer arasında sürekli bir savaşa inanmazlar, ikisini bir bütün olarak görürlerdi. Göğün Tanrısal, yerin Şeytani olduğu inancı Türk inançlarına sonradan Şamanizm dönemlerinde girmiştir. Çok sonralarda yaşayan Cengiz Han bile, Camuka ve Toğrıl Han´a; “Gök ve yerin yardımıyla kuvvetim arttı…” der. Bir Altay masalında, iki silahşörden birisi ötekine; “Ne göğe, ne de yere dua et, yararı yok…” der. Daha birçok örnek verilebilir; özetle Türk Dini´nde gök iyi ruhların, yer de kötü ruhların barındıkları birer yer değildir yani evren bir bütündür.

Kozmogenesis yani Yaradılış

İran mitlerinde Yaradılış dört çağa ayrılır, aydınlık ve karanlık kuramları başlangıçta vardır. Yaratan ve daha üst bir kudret olan tanrı yoktur. Varoluş 12.000 yıllıktır ve dörde ayrılır, her çağ 3.000´er yıldır. Birinci Çağ, bir ruh alemidir; herşey ruhtur, hareket ve düşünce yoktur (Eflatun´un Idealar´ı gibi…), bu dönemde iyilik tanrısı Hürmüz ile kötülük tanrısı Ehrimen savaşırlar. Türk Mitolojisi´nde karşıt olarak Ülgen ve Erlik vardır ama İran´da olduğu gibi eşit değildirler. Ülgen daha güçlüdür ve Erlik´i cezalandırır. İkinci Çağ Yaradılış Çağı´dır. Hürmüz sırasıyla, melekleri, göğü, suyu, yeryüzünü, bitkileri, hayvanları ve de insanı yaratır. Altay destanlarında insan Erlik´in ta kendisidir. Üçüncü Çağ, İran´da iki büyük gücün savaş dönemidir, Altay Türk mitlerinde ise Adem ve Havva öyküsü buraya girer. Dördüncü Çağ ise bugündür. Belirgin olarak örneklenirse Yakut Türkleri´nin Yaratılış Miti´ndeki tanrısal tanımlama dikkat çekmektedir; Beyaz Yaratıcı, diğer yaratıcı ruhların çok üstündedir, büyük bir varlık ve iyi bir ruhtur, evreni o yaratmıştır, dünyayı o idare eder, insanlara yaratıcı gücü ve çocukları verir, toprağın verimli olmasını sağlar, insanlara can verir. Ama bu büyük Yaratıcı, diğer küçük tanrılar gibi insanların özel işlerine karışmaz, onların zengin olmaları için etkide bulunmaz, şahsi dilekleri dinlemez, ancak bazılarını çaresiz ölümlerden kurtarır ama bu yardımı ancak büyük efsane kahramanlarına yapar. Kısacası Eski Türkler´de Tanrı tekti ve onun altında gücü daha az olan tanrısallar vardı… Yaradılış ile ilgili çeşitli Türk mitlerinin içersinde en ilginç ve belki de çarpıcı olanı Altaylar´daki Kara Orman Tatarları´nın mitidir; “Çok eski zamanlarda Payana insana benzer birşey yapmıştı ama ona can vermek için ruh bulamamıştı. Ruhu gökte arayıp, bulacaktı. Yola çıkmadan önce, köpeğini insan şeklinin yanına koydu ve ona, gelen olursa havlayıp, haber vermesini söyledi. O çağda köpek tüysüzdü. Payana gittikten sonra Şeytan göründü ve köpeğe insan şeklini verirse, ona altın tüyler vereceğini söyledi. Köpek buna kandı ve insanı şeytana verdi. Erlik insanı eline aldı ve her tarafına tükürdü. Bu sırada Tanrı Payana ruh vermek için geri gelince, Şeytan Erlik hemen oradan kaçtı. Payana baktı ki, kendri yaptığı insan tükürük içind ekalmış ve kirlenmişti, ne yaptıysa temizleyemedi, baktı ki olmuyor tersine yüzüne çevirdi ve bu yüzden insanın için şeytanın tükürüğü ile dolu kaldı. Payana köpeğe kızdı ve dövdü ve daima kalmaya mahkum etti.”

Antik Astronotlar Teorisi Bölüm 3 : Avrupa Medeniyetleri ve Modern Olaylar

Bu yazıda uzun bir aradan sonra anlattığım Antik Astronotlar Teorisi’ne devam edeceğim ve şimdilik bu yazıyı 3. bölümüyle sonlandıracağım.Belirtmek istiyorum ki bu yazıda bahsediceğim şeyler diğer yazılarda olmayan kanıtlar içermektedir.Aslında teorinin en büyük dayanak noktalarını belkide sona sakladım diyebiliriz.

Şimdi sizi yakın geçmişimizde ki Hindistan’a götürmek istiyorum.Bunun nedeni ise 1887-1920 yılları arasında yaşamış olan Srinivasa Aiyangar Ramanujan’ın burada doğup büyümüş olmasıdır.Ramanujan hint kast sisteminin üstlerinde bulunan bir ailede dünyaya gelmiştir.Ancak dini inanışlarından ötürü biyoloji derslerine girmediği için üniversite okumamıştır.Fakat bu genç çocuğun bizim için ilginç yanı bu değildir.Ramanujan zaman zaman matematikle uğraşan bir matematik tiryakisidir.Fakat bir sabah uyandığında rüyasında bir matematik tiryakisine çok fazla gelicek formüller görmüş olduğu fark etmeden bu formülleri ingilteredeki bir çok matematik profesörüne yollar.Uzun süre cevap alamadıktan sonra o dönemde Trinity Collage’da eğitim veren Godfrey Hardy adındaki bir profesörden cevap alır.Hardy, Ramanujan’a gönderdiği formüllerin bazılarının ispatlandığını ve doğru olduğunu ancak bazılarının ispatlanamayacak kadar zor olduğunu belirtir.Ancak yıllar sonra Ramanujan’ın formülleri  aşağı yukarı ölümünden 80 ile 85 yıl sonra 2000′li yılların fizikçileri tarafından ispatlanır.

Bu genç adam üniversite mezunu dahi olmadan Triküp ve kara deliklerin merkezsel geçiş teorilerini ispatlayan formülleri  1900 lerin başında bulmuştur.Bahsettiğim teorilerin ispatlanması öyle kolay bir şey değildir.Çünkü ne triküp ne de kara delikler basit yapılar değildir.Triküp bir tür geometrik cisimdir ve iç içe geçmiş üç küpten oluşur.Karadelikler ise zaten evrenin en karmaşık yapılarıdır ki karadeliklerin merkezsel geçiş terorisi ileri düzeyde kara delik bilgisine sahip modern fizikçiler tarafından geliştirilmiş ve bir cismin kara deliğin içinden geçerken izleyeceği farklı ihtimalleri içerir.

Ancak bütün bunların daha ilginç hale gelmesinin nedeni  1900′lerin başında ne triküp ne de kara delik diye bir kavramın bilinmemesidir.Kara delik kavramı ilk defa Enistein tarafından 1920′lerin sonlarında ortaya atılmış ancak Enistein bile böle bir şey olabiliceğine inanmayıp hesaplama hatası yaptığını düşünmüştür.Üstelik bu olay sadece kara deliklerin varlığı üzerinde bir tereddütken Ramanujan ileri düzeyde bir karadelik formülünü Enistein’nın düşüncesinden onlarca yıl önce bulmuştur.

Hikayeyi daha da ilginç kılan şey Ramanujan’nın bu formülleri rüyasında bir hint tanrıçası tarafından duvarlara kanla yazıldığını gördüğünü söylemesidir.Bu eğitim düzeyi düşük gencin tamı tamına bir asır sonranın bilgi düzeyindeki bir bilimsel formülü bulmuş olması gerçekten mümkün mü ? Yoksa tarihte daha önce gördüğümüz tanrıların yardımı bir kez daha mı ortaya çıkmıştır?Daha doğrusu onlar yani Antik Astronotlar bir kez daha bize yol mu göstermiştir?Bunu bilemiyoruz ama bildiğim şey bu adamın bütün bunları rüyasında tesadüfen görmesinin imkansız olduğudur.

Bu olaylar kimilerine göre mucize kimilerine göre de gerçekten açıklanamayan olaylar olabilir.Ancak bence bu teori meydana getirmek için bir araya gelen bilim insanları her şeye bir cevap bulabilmek için çabalamaktadır ve dogma fikirlerle bilimin önü kesilmemelidir.

Ancak bütün bu anlattıklarımı sönük bırakabilecek çok daha büyük bir olay dünya tarihinde yıllarca gizli kalmıştır.

1980′li yıllarda dünyada ufo çılgınlığı başlamış ve insanlar sürekli olarak bir şeyler gördüklerini ifade etmişlerdir.Gördükleri bazen bir uçak bazen uzak bir yerleşim yerinin ışıkları çoğu zaman ise hayal dünyalarının dışa yansımasıdır.Fakat aynı döneme tekabul eden çok şaşırtıcı ve sıra dışı bi olay vardır.

İngiltere’de Londra’nın kuzayinde bulunan Woodbridge askeri üstüne bir ihbar gelir.Aynı bölgede olan Rendlesham ormanında parlak bir ışık huzmesi görüldüğünü belirten ihbar üzerine iki asker biri onbaşı ve biri er olmak üzere görevlendirilerek bölgeyi kontrol etmeleri isteniştir.Askerler bunun sıradan bir ufo yalanından öte gitmeyeceğine çok emin bir şekilde bölgeye gitmişlerdir.Ancak orada gerçekten farklı renklerde yanan ışıklar görmüşlerdir.Ardından ışık hüzmesi onların bir kaç metre yanına kadar yanaştığında üçgensel bir cisim olduğunu görmüşlerdir.Askerlerden biri gidip bu araca dokunmuş ve ardından zihninde 1 ve 0 dan oluşan sayılar görmeye başlamıştır.Bu olayı üstlerine anlattıklarında bu olayların olmadığını onların hayal gördüğünü ve bu olayın dışa sızması durumunda işsiz kalıcaklarını belirterek askerleri korkutmuşlardır.

Olaydan 30 yıl sonra National Geographic ekibi bu askerleri bulup konuşturmuşlardır.Araca dokunduktan sonra sayı kombinleri gören asker bunların zihninden uzun süre gitmediğini ve ancak bunları bir deftere not aldıktan sonra zihninden temizlediğini belirtmiştir.Ekip bu sayı kombini yazılı defteri farklı on bilgisayar mühendisine vererek bir kod bulmalarını istemiştir.Ürpertici bir şekilde bu on mühendiste bu sayıları kodlara döküp aynı mesajı deşifre etmiştir.Mesajda koordinatlar ve birde ” İnsan ırkının ilerlemesi takip ediliyor.” yazısı bulunmuştur.Koordinatlar ise britanya’nın batısında bulunan ve eski Kelt efsanesinde geçen batık bir adanın yerini işaret etmektedir.Bahsettiğim ada Atlantis değildir.Bu adayı Keltler geceleri parlayan yer olarak tanımlamışlardır.Ayrıca burada yaşıyan topluluğun kendilerinden çok üstün olduğunu belirtmişlerdir.Bazı bilim insanları bu toplumun elektrikten ışık elde etmeyi bildiğini ve üstün bir topluluk olduğunu bu kelt efsanesine dayanarak düşünmektedirler.

Peki bütün bunlar tesadüfen olabilir mi, bilgisayar programlaması bilmeyen yaşlı askerler bu kombinleri uydurmuş olabilr mi?Yoksa atalarımızı eğiten ve onlara çağlarının çok üstünde teknolojiler öğreten varlıklar bizi hala takip mi ediyorlar? Bunların hiç birini bilemeyiz ama kesin olan bir şey bizim tek başımıza bütün bunları yapamayacak olmamızdır. . .

Takip eden herkese teşekkürler.Unutmayın bir şeyleri araştırmak, sorgulamak ve düşünmek bizi doğrulardan uzaklaştırmaz aksine gerçeğe bir adım daha yaklaştırır.

Carta Marina Gizemi

Carta Marina yani “Deniz Haritası” isimli harita Batı’da çok bilinen ilginç bir çalışmadır. 16ncı yüzyılda Olaus Magnus (1490-1557) tarafından hazırlanan harita Kuzey Memleketleri hakkında oldukca detaylı bilgiler vermektedir. Harita deniz canavarları ile dekore edilmiştir. Bu canavarların göründüğü yerler haritada tek tek işaretlenerek haritayı kullanacak denizcilere dikkat etmeleri gereken kritik bölgeler hatırlatılmıştır.


Kriptozoologlar arasında iyi bilinen haritada örneğin aşağıdaki gibi girdaplar gösterilmiş;

Aysberglerin bulunduğu alanlar hatırlatılmıştır.

Pekiyi tehlike (A) olarak gösterilen bu çizimde ne gösterilmekteydi?

Denizciler için ölümcül olduğu belirtilen bu nasıl bir deniz yaratığıydı.

Kaldı ki, bu çizimdeki nesne bir canavardan çok bir gemiye benzemekteydi. Ancak çağındaki hiç bir tasvirde olmayan unsurlar taşıdığı hemen dikkat çekmektedir. Bu bir denizaltı mıdır? Bir korsan gemisi midir? Veya o dönemlerde denizciler tarafındak sıklıkla görülen bir UFO veya daha doğru tabiri ile bir USO (Unidentified Swimming Object-Tanımlanamayan Yüzen Araç) mudur?

NAZİ UFOLARI VE TEORİLER

Musevi katliamının lideri Adolf Hitler, yakın tarihin en ürkütücü canavarlarından biri olarak kabul ediliyor… Bu tarihin ve Hitler’in bilinen yüzü… Oysa Hitler’in herkes tarafından bilinmeyen, gizli kalmış bir yüzü daha var… İçindeki canavardan kaçan, mücadele eden, kaçmayı başaramayan ve sonunda yenilen bir kurbanın yüzü…

İşte gerçek öykü burada başlıyor ve artık devreye gizemciler, okültistler, spiritüalistler hatta majisyenler giriyor… Çünkü gerçek Adolf Hitler, tüm bu konuların yarattığı bir canavar!… Geçmişin medyomu ve gizem meraklısı felsefesini o kadar ileriye götürüyor ki, kara büyü uygulamaları içinde bir saf ırk yaratma uğruna bir başka ırkı yok etmeye çalışıyor.

Hitlerin mistik konulara inanılmaz bir eğilimi ve merakı vardı… Ancak onun mistisizmi, kara büyücülükle bağlantılı ve dünyasal gücü ele geçirme amacına hizmet ediyordu. Sıradan bir dünyalı gibi davrandı ve egosuna yenilerek, karanlık varlıklarla pazarlığa girdi!… Hitler’in kara büyücü yönü bu kitabın kapsamı dışında. Bizi daha çok ilgilendiren, dönemin Almanyası’nda sık sık sözü edilen UFOlar ve Naziler’in UFO merakı…

hitler ufo

Nazi Almanyası’nın Teknolojik Sırları ve Ufolar

7 Haziran 1945 tarihli “New York Times” gazetesindeki haber şöyle diyordu:

“Uçan Daireler bir gizli silahtır. Almanlar tarafından üretilmiş ve ülkenin batı sınırında ortaya çıkmıştır. Amerikan Hava Kuvvetleri’nin verdiği bilgiye göre, Almanya göklerinde uçan gümüş balonlar görülmüştür. Hatta bunların bazıları neredeyse saydam yapıdadır.”

Haberi izleyen günlerde UFOlar’ın Alman yapımı silahlar olduğu dedikodusu hızla yayıldı. Alman silah endüstrisinin bu garip nesneleri ürettiğine inanılıyordu. UFO gözlemleri hızla artarken, özellikle İskandinavya gökleri sık sık uçan gemiler tarafından ziyaret ediliyordu. İskandinavya’da Alman garnizonları kurulmuş ve bunlar savaşın sonuna kadar bölgede kalmışlardı.

Bu dönemde “SS” ideolojisi, yapılan bilimsel araştırmalar doğrultusunda insanlığın yararına ve çok sayıda kişi tarafından kullanılabilecek yeni enerji kaynaklan aramaya yönelikti. Araştırma birimleri U-13 ve E-4, bu yeni teknolojiyi mükemmel hala getirmek için çalışıyordu. Böylece Victor Schönberger’in uçandaire taslakları ortaya çıktı. Cisimlere Haunebu-1 ve Haunebu-2 isimleri verildi. Hazırlanan plan ve çizimlerin, ünlü temasçı George Adamski’nin 1952 yılında resmini çektiği Ufolarıyla inanılmaz bir benzerliğe sahipti…

nazi-ufo-cizimleri

Bazı Nazi Ufo çizimleri

Almanlar 1941 ve 1942 yıllarında daire biçimli uçak üretimine çoktan girmişlerdi bile… Ancak ilk denemelerde çok büyük yapım hataları ortaya çıktı. V-l, V-2, V-4’den sonra, 1942 yılında mühendis Richard Miethe, İtalyan bilim adamı Giuseppe Bellonzo ile V-7’nin yeni modeli üzerinde çalışmaya başladı. Zaman geçerken Hitler’in 3e desteğini alan Miethe-Bellonzo ekibi, Schriever-Habermohl ikilisiyle ortak araştırmaya girdi. Böylece inanılmaz ve efsanevi V-7 ortaya çıktı. İlk uçuş denemesinde 20.813 metre, ikinci uçuşta ise 24.200 metreye kadar yükseldi.
Diğer yanda Vril adıyla bilinen uçan diskler projesi de devam ediyordu. Bu projenin mimarı Schumann grubuydu ve mucize yaratan silahlar konusunda uzmanlaşmış SS E-4 bölümünden destek alıyordu. Vril-1 serisinden tam 17 cismin üretildiği biliniyor. Disklerin çapı 11.56 metre idi ve 2.900 kilometre saat hızına ulaşabiliyorlardı. Garip bir biçimde Vril-1 ve Vril-9’un görünümleri, Amerikalı Astronot Edwin Aldrige’in Ay yüzeyinde gördüğü nesnelere çok benziyordu!…

Almanlar savaşın sonuna kadar silahlarını mükemmel hale getirmek için çalışmayı sürdürdüler. Yeni projelerine “ateş topu” adını vermişlerdi. Radyo dalgalarıyla yönlendiriler ateş toplarının tek hedefi vardı: Yok etmek… Düşman uçaklarından çıkan gazı buluyor ve radarlarını işlemez hale getiriyordu. Motorun ya da elektrik sisteminin tümüyle çökmesini sağlayan ateş topları ürkütücüydü. Bu özellik, bazı UFO gözlemlerinde, UFO’nun yakın teması sırasında araba motorlarının durması, elektrik kesilmesi ya da elektrikle çalışan cihazlardaki geçici bozulmayı akla getiriyor.

O dönemde, bugün UFO adını verdiğimiz dairesel biçimli taşıt araçları inşa edildi, kullanıldı ve tanıklar tarafından sayısız gözlem yapıldı. Şimdi bu tanıklıklardan birini orijinal Almanca metinden yapılan çeviriyle yeniden gözden geçirelim.

Çok gizli askeri belge niteliğini taşıyan gözlemde tanığın adı ve kimliği açıklanmamıştır:

“Almanya’nın Bavyera bölgesindeydim. Cumartesi öğleden sonra, akşam olmak üzereydi. Karşı taraftan, yüksekliği pek de fazla olmayan uçan bir cismin yaklaştığını gördüm. Çapı sekiz ile yirmi metre arasındaydı. Çevresine ıslık sesi yayıyordu ve cisim hafif bir titreşimle sarsılıyordu. Cismin alt kısmında üç yarım küre ve bir de mavi nokta vardı. Ortadaki gamalı haç resmi hemen dikkatimi çekti.

Pencereye benzer bir şey yoktu. Sadece delikler vardı. Bu ıssız mekanda ve çevrede artık çalışmayan eski fabrikalardan başka bina yoktur. Garip cisim alçaldı ve bir duvarın arkasından görebildiğim kadarıyla yere indi. Az sonra ortaya çıkan kamyon cisme yaklaştı ve uzaktan pek de seçemediğim şeyler olmaya başladı. Sadece insan formunda iki siluet görebildim. Biri uçan cismin alt tarafında diğeri ise üzerindeydi. Uçan diskin yüzeyi metal plakalarla kaplanmışa benziyordu. Hem alttaki üç kürede, hem de üst tarafta çıkış borusuna benzeyen bölümler dikkatimi çekti. Az sonra ‘NSU 80 Solingen’ plakalı bir araba geldi. Bunu yeşil bir Volkswagen izledi. Gidip yakından bakmaya karar verdiğimde ise, uçan cisim çoktan ortadan kaybolmuştu. Yaptığım gözlemden bir hafta sonra, bu bölgede pek çok kişinin UFO gördüğüne dair raporlar verildi. Benimle aynı cismi ya da benzerlerini görmüş olabileceklerini düşündüm. Benzincide çalışan bir adamla konuştuğumda onun da aynı cismi gördüğünü öğrendim.”

Evet yaklaşık 50 yıl öncesine dayanan bu rapor, adını gizli tutmak isteyen tanığın endişesini, merakım ve kendi ülkesinde yaşanan gizeme duyduğu ilgiyi açıklamaya yetiyor.

İster istemez insanın aklına şu soru geliyor: Almanlar bu teknolojik bilgileri nereden ve nasıl alıyorlardı?

nazi-ufo

Hitlerin Gizemleri

Nazi politikası ve dünya imparatorluğu kurma idealleri aslında çok eski bir geçmişe dayanıyordu… Hitler daha önce de belirttiğimiz gibi gizemciliğe fazlaca yakın ve okült felsefeleri derinliğine incelemiş biriydi. Hitler aynı zamanda bir medyomdu. Ancak o, karanlık güçlerin medyomu olmuştu ve çevresindekilerle beraber kara büyü uygulamaları yapıyorlardı…

Semboller gizemcilikte önemli yere sahiptir. Bu bilgiye sahip olan Hitler gamalı haç ve Nazi kavramını birleştirdiğinde belki de milyonlarca kişi gamalı haç sembolünün kaynağı hakkında doğru bilgilere sahip değildi. Adolf Hitler gamalı haçın yönünü tersine çevirerek kullandı. Tıpkı Hristiyan Şeytana tapanlarının katolik haçını ters asıp kara ayin yapmaları gibi!…

Orijinal gamalı haç çok eski bir semboldür. Orta Asya’dan Amerika Kıtası’na kadar dünyanın çok çeşitli yörelerinde eski toplumların kültürlerinde ortaya çıkan bir semboldür… Bu sembol dünyamıza ilk olarak hangi toplumlar, hangi medeniyetler tarafından getirildi, bu hala bilinmiyor. Ama güneşi simgeleyen, hayatı, bereketi aynı zamanda gökten gelen kozmik bilgiyi içinde barındıran sembolün, bir şekilde gökyüzüyle doğrudan bağlantısı olduğu kesin olarak biliniyor…

Adolf Hitler’in hedefi, Alman toplumundan bir saf ırk yaratmaktı. Üstün ırk… Beyaz tenli, sarışın ve mavi gözlü… Bu bilgi ona ünlü gizem araştırmacısı, yazar ve Teozofi Cemiyeti kurucusu Helena Petrovska Blavatski’den gelmişti. Madam Blavatski 19. yüzyılda kendi ekolünü geliştirirken, saf ve üstün ırkın dünyaya başka bir gezegenden gelip yerleşen uzaylı bir toplum olduğu inanandaydı. İşte Hitleri etkileyen bu görüş olmuştur. Ancak Hitler meseleyi son derece yanlış yorumlamış ve yanlış sonuçlar çıkartmıştır.

Hitler, Nazi Partisi üyeleri arasında uzak doğu mistisizmine, Budizme ve buna bağlı felsefelere yönelik kişilere yakındı. Nitekim karargahı savaşın sonlarında yerle bir edildiğinde yıkıntılar arasında 12 Tibetli rahibin de cesedi çıkmıştır.

Ezoterik bilgilere göre; çok eski zamanlarda uzaysal kökenli üstün bir ırk, Himalaya Dağları’nın altında yer alan sonsuz mağaralar ülkesine yerleştiler. Bu uzaysal ırkın insanları, daha sonra ikiye ayrıldılar. Agarta sağ el, iyilik, dürüstlük yolunu; Şambala ise sol el, yani karanlık yolu simgeliyordu.
Agarta’nın hedefi dünya insanlarından uzak durma ve olumlu düşünceyi yayma idi. Şambala’nınki ise şiddet kullanarak dünya toplumlarını ele geçirmeye yöneliktir. Negatif uzaysal güçler, Şambala aracılığıyla dünyada hüküm süren liderlerle bir anlaşma yaparak bu gezegenin yönetimini ele geçirmeye çalışmışlardır.

Evrende negatif güçler için bu dünyayı ele geçirerek yönetmenin en kolay yolu, ruhsal evrimde ileriye gidememiş, maddi çıkar ve hırslarla kıvranan bir dünya lideri ile anlaşıp onu kullanmak, ve sonra da ortadan kaldırmaktır.

Hitler’in hem Alman halkı arasında, hem de dönemin aydınları, bilim adamları ve politikacıları arasında inanılmaz güç sahibi olarak, çok sayıda kişiyi kendisine bağlaması, adeta tanrısal bir kuvvetle onlar üzerinde hakimiyet kurması sıradan bir adamın yapabileceği şey gibi görünmüyordu. 1937 yılında Hamburg Belediye Başkanı şöyle diyordu Hitler için:

“Rahiplere ve din adamlarına ihtiyacımız yok. Biz Hitler aracılığıyla Tanrıyla doğrudan ilişki kuruyoruz.”

Bir başkası da Adolf Hitler’in gerçek “Kutsal Ruh” olduğunu savunuyordu. Oysa Hitler “Gelmesi beklenen ben değilim…” cevabını veriyordu.
Karanlık güçlerin, bazen dünyadaki işlerini yürütebilmek için insanlar arasından katalizörler seçtiklerinden söz etmiştik… İşte Adolf Hitler de bu katalizörlerden biri oldu…

Hitler’in hayatı garip rastlantılar ya da önceden hazırlanmış tuhaf senaryolar üzerine kuruluydu: 20 Nisan 1889’da Bavyera yakınlarında bir köyde doğdu. Bu bölge medyom ve falcılarıyla ünlü bir yerdi. Çok ünlü iki medyom olan Schneider kardeşler de aynı köyde doğmuşlardı. Üstelik Hitlerin dadısı ve kuzeni de medyomdu.

Hitler genç yaşlarından itibaren okült dünyanın çekiciliğine kaptırdı kendini. Dönemin gizem dergisi “Ostara” elinden düşüremediği bir bilgi kaynağıydı. Ancak ne var ki, bu dergi pozitif yönde çalışmalarda bulunan inisiyatik merkezlerdeki bilgileri çarpıtan ve yanlış yorumlara uğratan bir özellik taşıyordu… “Ostara” dergisi, Adolf Joseph Lang ya da kullandığı diğer adıyla Georg Lanz von Liebenfels tarafından yayınlanıyordu.

Dergi ve yayıncının ana fikri üstün ırkın yüceltilmesi üzerineydi ve şöyle diyorlardı:

“Ari ırktan gelmeyenler insan değildir. Onlar evrim basamağında ancak maymunlarla aynı sırada yer alabilirler. Tarih iyi ve kötü güçlerin sonu gelmeyen mücadelesini tekrar tekrar anlatır, iyi güçler Ari ırktan gelen insanlarda enkarne olmuşlardır. Diğer ırklarsa kötülük güçlerinin bedenlenmiş halidir. Üstün ırka mensup halklar tanrıların baş yapıtıdır, inanılmaz doğa üstü güçlere sahip olan bu kişiler bedendeki enerji merkezlerini kullanabilirler. Bu yetenekler onların diğer bütün ırklardan ne kadar üstün olduklarını göstermeye yeter. Tapınak şövalyeleri; ki bunlar kısmen rahip; kısmen asker olarak bilinirler, binlerce yıl boyunca Himalayalar’daki inisiyasyon merkezlerinin gizli bekçileri oldular.”

Gizemci ve medyomların belki de altın çağını yaşadığı ve kurulan gizli örgüt sayısının giderek arttığı bir dönemdi. 1912 yılında Baron Rudolf von Sebottendorf, Thule Örgütü’nü kurdu. Şambala ve Hiporborlar efsanesinden fazlaca etkilenmişti.

1918’de ise Kari Haushofer Vril Örgütü’nü kuracaktı. Kelime anlamıyla Vril, her insanın içinde var olan sınırsız bir enerjidir. Ancak sıradan dünya insanları Vril’in ancak çok küçük bir kısmını kullanırlar. Vril içimizde yatan tanrılığın belkemiğidir. Ona hakim olan kendine, bütün insanlara ve bütün dünyaya da hakim olabilir.

Hitler işte böyle bir ortamda yetişti ve ırkçılığa varan Şambala kaynaklı okült fikirleri bu şekilde filizlendi… Tabii bu fikirlerinin gelişmesinde hayal gücünün de çok büyük bir etkisi vardı. 1920 yılında Thule örgütüne katıldı. Örgüte alınması kolay olmadı. Çünkü Thule, soylulara ve yüksek burjuvaziye değer veriyordu. Hitler’i ise sıradan bir köylü olarak görüp aşağılıyorlardı. Hiç kimsenin önemsemediği bir onbaşı idi.

Aynı yıllarda Adolf Hitler kendisine yol gösterecek bir üstad buldu: Kari Haushofer… Haushofer Münih’te doğmuştu ve zengin bir aileden geliyordu. 1904’den itibaren Tibet, Moğolistan ve Mançurya’yı gezdi. Lhassa yakınlarındaki bir manastırda uzun zaman kaldı. 1910 yılında Tokyo’daydı. I. Dünya Savaşı başlarında ise general rütbesine sahip olmuştu. Jeopolitik bilimini kurdu ve çevresine Rudolf Hess ve Hitler gibi kimseleri topladı. Ardından o da Thule örgütüne girdi.

Thule örgütü önceleri Hitler’i sadece medyom olarak kullandı… O, zaman zaman kendinden geçer ve başkalarının göremediği ancak kendisine eziyet eden, dehşet verici varlıklardan söz ederdi. Bu kriz anlarında Adolf’u yatıştırmak kolay olmuyordu. I. Dünya Savaşı sırasında kafasının içinde yankılanan ve kendisiyle sık sık konuşan sesin varlığından söz ediyordu.

Bir defasında siperlerde asker arkadaşlarıyla yemek yerken bu ses ona; “Yerinden kalk ve karşıya bak..” dedi.

Ses o kadar net ve ısrarcıydı ki, Hitler sanki askeri bir emir almış gibi otomatik bir hareketle itaat etti.

Yerinden kalkıp siper boyunca yirmi metre kadar yürüdü. Sonra yemeğine devam etmek için yeniden oturdu ve bu sefer kendini çok daha rahat hissediyordu. Ancak bir kaç saniye sonra kulakları sağır eden bir gürültü ve korkunç bir ışıkla etraf sarsıldı. Arkadaşlarının arasında unutulmuş bir el bombası patladı ve zavallı askerlerden biri bile sağ kurtulamadı, tabii Adolf Hitler dışında…

Hitler bu iç sesin yaşamı boyunca kendisine yol gösterdiğine inandı. Aldığı gizli öğreti şüphesiz ki negatif özellikler taşıyor ve karanlık güçlerden kaynaklanıyordu. Aynı zamanda Hitler, Dünyaya ve özellikle de Almanya’ya, Avrupa’yı yeniden kurmak üzere görevli olarak bu güçler tarafından gönderildiğine inanıyordu.

Hitler’in insanları etkilemedeki en büyük gücü belki de kullandığı sözcüklerdeydi… Kalabalık halk topluluklarını etki altında bırakma konusunda inanılmaz bir yeteneğe sahipti…

Bir zamanlar İstanbul’a da gelmiş olan astrolog ve medyom Hanussen’den konuşma dersleri aldı. Sıradan bir adam olan Hitler büyük Führer’e dönüşebilmek için her konuşma öncesinde kendisine morfin enjekte ediyordu.

kuzey kutupkutup ufo ussu

Kuzey Kutbundaki Ufo Üssü

Gerçek ve yalanların birbirine karıştığı dünyada, UFO sırrını çözerken; belki de, tarafsız gözlemcilerin anlattıklarını titiz bir şekilde diğerlerinden ayırmaktan başka çaremiz kalmıyor…

Nazilerin UFO ve “Dünya Dışı Uygarlıklar” bağlantılarında hangi noktada olduklarını göstermeye yetebileceğini düşündüğüm bir rapordan söz etmek istiyorum…

Bu rapor, başından son derece ilginç bir deneyim geçen Amiral Richard B.Byrd tarafından hazırlanmıştır…

Amiral Byrd 19 Şubat 1947 gününde Kuzey Kutbu’nda bir uçuş yapmak üzere görev aldı. Kuzey Kutbu’nda yer alan üsse uçuş hazırlıkları tamamlandı. Amiral’in devriye uçağında yakıt depoları dolduruldu ve telsizciyle birlikte çıktıkları yolculuk başladı. 7000 metre yüksekliğe çıktığında her şey yolunda gidiyordu. Ancak karşılaştığı bir türbülans sonucunda 1000 metreye kadar inmeye karar verdi. Hemen altında dümdüz uzanan bir buz alanı vardı. İnanılmaz bir manzara ile karşılaşmıştı. Kar yağıyordu ve gökyüzü kırmızıdan mora kadar tüm renklere bürünmüştü. Amiral telsiz bağlantısında, bütün gördüklerini üsteki yetkililere anlatıyordu.

Bu arada manyetik ve gyro pusulaları dengelerini kaybedince, Amiral güneş pusulasını kullanmaya başladı. Kısa bir uçuştan sonra dağlık bir bölgeye geldi. Yarım saat kadar sıra dağlar üzerinde uçtu. 8900 metreye çıkmıştı. Ancak bu dağları tanımlayamıyordu haritada yer almamışlardı. Sonra birden dağların arasında ve tam ortada akan nehri gördü. Buz ve kar olması gereken yerde yeşil ormanlar göze çarpıyordu.

Amiral Byrd 4000 metreye kadar indiğinde altında tamamiyle yeşil bir alan vardı. Işık farklıydı ve güneşi göremiyordu. Biraz daha aşağıda ise, garip hayvanlar gördü. İlk anda fil sandığı hayvanlara dikkat ettiğinde bunların inanılmaz bir şekilde mamut olduğunu fark etti. Gördüklerini üsle paylaşmak istediğinde ise çaresiz kaldı… Çünkü artık telsiz bağlantısı kuramıyordu.

Dışarıdaki sıcaklık 23 dereceydi. Amiral daha ileride yer alan kent benzeri bir yere yaklaşıyordu. Uçak hafifledi, tüy gibi dalgalanarak uçuyordu. Uçak adeta bilinmeyen bir güç tarafından kontrol altına alınmıştı!… Bu ağır uçuş sırasında Amiral karşıdan kendisine doğru yaklaşmakta olan bir başka uçan cismi gördü. Bu disk biçiminde parlak bir nesneydi. Ve uçan cismin üzerinde bir “gamalı haç” işareti vardı!…

Telsizden kendisine hitap eden bir ses duydu. İsveç ya da Alman aksanıyla konuşan biri, İngilizce olarak şöyle diyordu: “Bölgemize hoşgeldiniz Amiral. Sizi 7 dakika içinde indireceğiz. Güvenli ellerdesiniz, rahat olun.”

Uçağın motorları durdu ve sanki garip bir gücün etkisi altındaymış gibi uçak kendi çevresinde dönüyordu. İniş başladığında Amiral kendisini görünmeyen dev bir asansörün içindeymiş gibi hissetti. Uçak şiddetle titriyordu. Kısa bir süre sonra hafifçe yere temas etti.

Amiral büyük heyecan içinde kendisini karşılamaya gelen uzun boylu sarışın insanları gördü. Daha ileride, uzakta büyük parlak binaların olduğu kent vardı. Amiral ve yanındaki telsizci, bu garip yerin ev sahipleri tarafından son derece kibar ve dostça tavırlarla karşıladılar. Şehre girmek için önce tekerlekleri olmayan düz bir platforma çıktılar ve hızla parlak şehre doğru hareket ettiler. Binalar,sanki kristalden yapılmış gibiydi. Amiral gördüklerini ancak öncü mimari eserler ya da bilim kurgu filmleriyle kıyaslayabiliyordu.

Kendilerine ikram edilen içecekleri bitirdikten sonra Amiral Byrd, iki hostes tarafından bir başka mekana götürüldü. Kısa bir yürüyüş ve yere inen asansör yolculuğundan sonra kendisini uzun bir koridorda buldu. Duvarların içinden gelen gül kurusu renkli ışık her yeri eşit derecede aydınlatıyordu. Bir kapının önünde durdular. Üzerinde anlayamadığı bir yazı olan kapı sessizce açıldı. Hosteslerden biri Amiral’e endişelenmemesini ve Üstad’ın huzuruna çıkacağını söyledi.

Amiral Byrd’ın bundan sonraki izlenimleri onun ne denli etkileyici ve inanılmaz bir deneyim geçirdiğini anlatmaya yetiyor. Üstad’ı şu sözlerle tanımlıyordu:

“İçeri giriyorum, çarpıcı renkler görüyorum, oda büyüleyici ve çok etkili. Karsımda çok güzel bir insan var… Gördüklerimi anlatamıyorum,.. Bildiğim sözcükler buna yeterli değil… insan gibi ama çok daha ötesinde, huzur ve mutluluk yayıyor. Düşüncelerim kesiliyor… Melodik ve sıcak bir sesle konuşuyor: ‘Yerimize hoş geldiniz Amiral…’ O bir erkek, yüzünde çok uzun yılların izleri var. Uzun bir masada oturuyordu sonra kalkıp bana oturmam için yer gösterdi.

Oturuyoruz, bana bakıp gülümsüyor ve yine o yumuşak, melodik sesle konuşuyor: ‘Sizin buraya girmenize izin verdik çünkü siz dünyanın yüzeyinde tanınan asil birisiniz.’ Dünyanın yüzeyi mi, deyip solumuğumu tutuyorum. Gülümsüyor ve: ‘Evet, şu anda iç Dünya’nın Arianni bölgesindesiniz. Sizi görevinizden fazla alıkoymayacağım, güvenle yüzeye geri döneceksiniz. Ama şimdi Amiral sizi neden buraya çağırdığımızı söyleyeceğim. Irkınızın Japonya’da Hiroşima ve Nagasaki’de patlattığı ilk atom bombalarıyla çok ilgiliyiz. Bu nedenle alarma geçtik ve uçan araçlarımızı yolladık, biz bunlara Flugeirad diyoruz. Sizi gözlüyorlar ve ırkınızın yüzeyde ne yaptığını araştırıyorlar. Bütün bunlar geçmişte kaldı Amiral ama biz devam etmek zorundayız.

Irkınızın savaşlarına ve barbarlığına daha önce hiç karışmadık ama şimdi durum farklı, insanlık için uygun olmayan doğal bir gücü yani atomik enerjiyi öğrendiniz. Özel görevlilerimiz dünyanızdaki güçlere mesajlar veriyorlar ama henüz bir tepki vermediler. Şimdi sizi dünyamızın varlığını gören bir tanık olarak seçtik. Irkınızdan binlerce yıl daha eski olan kültürümüzü, bilimimizi göreceksiniz Amiral.’

Sözünü kesip benimle ne yapacaklarını soruyorum. Üstad sanki düşüncelerimi okur gibi cevap veriyor:

‘Irkınız şu anda dönüşü olmayan noktaya ulaştı. Aranızda ellerindeki gücü bırakmaktansa, dünyayı yok etmeyi göze alacak olanlar var. 1945’te ve sonrasında ırkınızla ilişki kurmaya çalıştık ama düşmanca davranıldı. Flugeir adlarımız’ a ateş açılıp düşürüldüler. Savaş uçaklarınız, kötü amaçlarla düşmanca davranarak bizimkileri kovaladılar. Şimdi sana şunu söylüyorum oğlum, dünyanızda çok büyük bir kötülük fırtınası oluşmakta, kara bir öfke ve şiddet yıllardır hiç eksilmeden, artarak birikiyor. Karanlık çağlar yeniden ırkınızın üstüne geliyor.

Karanlık, dünyayı bir örtü gibi örtecek ama inanıyorum ki, ırkınızdan bazıları yaşamayı başaracaklar ama buna daha zaman var. Çok uzaklarda ırkınızın yıkıntıları arasından yeni bir dünya doğacak, kayıp efsanevi hazineleri arayacaklar ve oğlum bizim korumamızda güvenlikte olacaklar. Zamanı geldiğinde biz ırkınıza ve kültürünüze yardım edeceğiz. Savaşın ve çekişmelerin boş yere olduğunu bir gün öğreneceksiniz, ancak bundan sonra ırkınız tekrar kültürü ve bilimi elde edebilecek… Şimdi oğlum, bu mesajla beraber yüzeye dönebilirsin.’ Bu sözlerle beraberliğimiz sona erdi…”

Amiral yaşadığı şaşkınlık ve heyecana rağmen dönüş yolunun ayrıntılarını not etmeyi başardı. Telsizci ile birlikte uçağa geri götürüldüler. Motorları çalışmamasına rağmen uçak garip bir güç tarafından kaldırıldı ve 8000 metreye çıkartıldı. Disk biçimli iki metalik araç, Amiral’in uçağına uzaktan eşlik ediyordu.

Telsiz çalıştı ve bir ses: “Sizi serbest bırakıyoruz Amiral, kontroller serbest… Au Wiedersehen…” dedi. Almanca veda etmişlerdi.
Amiral Byrd ülkesine döndü ve yaşadıklarını yetkili makamlara rapor etti. Ancak kendisine insanlığın iyiliği için susması emri verildi.

Bir kez daha tanıkların susması emrediliyordu!…

Görüldüğü gibi Nazilerin de söylemiş olduğu Kuzey Kutbu’nda yer alan gizli ülke teorisi zaman zaman rastlantılarla da olsa dışarıya sızdı. “Dünya Dışı Varlıklar”ın çok uzun zamandan beri gezegenimizle ilgilendiklerini biliyoruz. Bu ilginin iş birliği ve ortak çalışmalara döküldüğü de bir gerçek. Ancak burada hemen bir başka soru akıllara takılıyor: “Acaba yukarıda aktardığımız olayda pilot Agarta kökenli mi yoksa Şambala kökenli yeraltı uygarlığıyla irtibata girmiştir? Bunu kesin olarak bilemiyoruz…

Ancak Naziler’in Şambala ile irtibatta olduklarını kesin olarak söyleyebiliriz…

Naziler içi boş dünya teorisini her zaman desteklediler. Onlara göre Kuzey Kutbu’nda yer alan bir delikten yeraltı dünyasına girmek mümkündü. Himalaya Dağlan altında yer alan Agarta ve Şambala kentleri geçen yüzyıldan beri herkesçe bilinir hale geldi. Ülkemizde Nevşehir, Niğde, Göreme gibi bölgeleri kuşatan mağaralar ve galeriler ağı, bu teoriyi destekler görünüyor. Özellikle Derinkuyu ve Kaymaklı yeraltı kentleri bu alanda görülmeye değer çok önemli merkezlerdir…

İçi boş dünya teorisi hakkında ilk yazılı metin 1818 yılında bir ordu mensubu tarafından hazırlandı ve beş yüz kişiye gönderildi. Bu kişiler arasında Amerika Birleşik Devletleri senatörleri, üniversite müdürleri, Avrupa ve Amerika’dan ünlü bilim adamları vardı. Metin şöyleydi:

kuzey amerika

Scrint-Louis, Missori Kuzey Amerika
10 Nisan 1818

Bütün dünyaya: Yeryüzünün içi boş ve yaşanılır durumda olduğunu beyan ediyorum. İçice konulmuş bir çok katı küreden meydana gelip kutuplarda bir girişi vardır… Bu söylediklerimin gerçek olduğunu ispat etmeye hazırım. Dünya bana yardım ederse yeryüzünün içini keşfedeceğim.
Cleves Symnes,
Eski piyade yüzbaşısı – Ohio.

Cleves Symnes belki de tüm yaşamını bu teoriyi kanıtlamaya adamıştı. Ona göre dünya içice geçmiş beş küreden meydana geliyordu. Yani beş ayrı dünya vardı. Bu dünyalarda yaşayanlar hem galerileri kullanarak diğer katlara geçebilirler, hem de kutuplarda yer alan çıkış kapılarını kullanarak iç dünyalardan dış dünyaya çıkabilirlerdi.

Bu keşif o zamanlar kimsenin dikkatini çekmedi ve Cleve Symnes boş yere fikirlerini kanıtlamaya uğraştı.

1870 yılında yine bir Amerikalı, Cyrus Read Teed aynı teoriden yola çıkarak bir örgüt kurdu, bir dergi yayınladı ve çevresinde kendisine inanan dört bin kadar kişi toplamayı başardı.

Aradan geçen zaman içinde, yeraltı dünyası görüşü sadece gizemciler ve gizli örgütler değil, politikacılar tarafından da benimsendi. Bunların başında da Adolf Hitler geliyordu. Gündelik dünya hayatına asla yansıtılmadı ama Hitler’in yaptıkları tümüyle, aldığı gizem öğretisini pozitif alanda değil, tam tersine bir uygulama ile negatif alanda kullanmasından kaynaklanıyordu… Bunun da en büyük sebebi Şambala ile irtibatta olmasıydı… Okült bilgiyi Şambala’nın emrine girerek politikaya taşıdı…

Amaçları belliydi: Dünya’nın yönetimini negatif güçlerin eline teslim etmek… Bunda başarısız olduklarını söyleyebilmek oldukça güç…

Hitler ezoterik kaynaklı okült bazı sırları biliyordu… Örneğin gizli yeraltı uygarlıklarım ve bu uygarlıkların fonksiyonlarını da… Ama bu ve diğer sırları Şambala rahiplerinin yönlendirmesi doğrultusunda kullanmıştı… Hitler bir medyomdu demiştik… Evet bu doğru ama şer güçlerin isteklerini yerine getiren bir medyomdu…

Agarta ve Şambala… Aydınlığın ve karanlığın temsilcileri… Her ikisi de sırlarıyla birlikte Mu ve Atlantis’ten göç eden ve bizim kıtamızda gizli yeraltı merkezlerini kuran iki farklı grup… Şambala’nın uzayın derinliklerindeki karanlık şer güçlerle irtibatta oldukları ezoterik bilgilerde de vardır. Buna karşılık Agarta’nın da evrensel kozmik uygarlıklarla irtibatta oldukları da biliniyor.

Bütün bunların sonucu olarak; “Dünya Dışı Uygarlıklar”ın çok eski zamanlardan beri aramızda oldukları, dünya işlerine karışıp yön verdikleri teorisi çoğu kişi tarafından bilim kurgusal yaklaşım olarak değerlendirilse de, dikkatle ve ayrıntı ile yapılan araştırmalar gözden kaçmış gerçeklerin ortaya çıkmasını sağlayabilir.

Bakalım sonunda kazanan kim olacak… Aydınlığın oğulları mı yoksa karanlığın oğulları mı?…

Biz dünyalılar olarak bir seçim yapmak zorundayız… Tabi bunun için; “gerçeklerle””yalanları” birbirinden ayırd etmekten başka çıkar yolumuz yok..

Antik Astronotlar Teorisi : Mahabharata Destanı

Çeşitli nedenlerden dolayı uzun bir ara verdiğim yazılarıma yeniden başlıyorum…Bu yazıda ele alacağım konu daha önceden 3 bölüm halinde ve birde mini belgesel şeklinde ele aldığım Antik Astronotlar teorisi olacak.Uzun bir ara verdiğim süreçte çok çeşitli konularda geniş bilgilere eriştim diyebilirim.O konulardan biri işte bu yani Antik Astronotlar Teorisi.(Antik Uzaylılar Teorisi)Bu konuda önceden yayımladığım yazılardakine paralel ancak farklı noktalardan bir anlatımla tamamlamayı planladığım bu yazıdan memnun kalacağınızı umut ediyorum.Lafı fazla uzatmadan başlamak istiyorum.

Son zamanlarda üzerinde çokça araştırmalar yaptığım bir kitap olan Mahabharata ile ilgili konulara değinmek istiyorum.Mahabharata, Adını fazla duymasakta dünyanın ilk destanı olarak kabul edilir.Destan şiir şeklinde dizelerden meydana gelmiş bir edebi üründür.Ancak benim değineceğim kısım edebi yanından çok içeriği ve anlattıklarıdır.”Maha” Sanskritçe’de büyük anlamına gelmektedir.”Bharata” ise hintlilerin tanrılarına verdikleri addır.Sonuç olarak kitabın adı Büyük Bharata’dır.Bu adın nedeni destanın Tanrıların savaşını anlatmasıdır.

ganesh

Mahabharata’ya göre tanrılar iki farklı taraf seçmişlerdir.İyi tanrılar ve kötü tanrılar.İyi tanrılar insanlara bilgelik ve yardım getirenlerdir.Kötüler ise birden bire ortaya çıkıp iyi tanrılarla savaşanlardır.Bu noktada bir yorum yapmak gerekirse bu insanlara yardım getirenler ve onların düşmanları olarak ortaya çıkan tanrılar arasında bir iç savaştan bahsedebiliriz.Aslında bu durum Antik Yunan ve diğer asya medeniyetlerinin yanı sıra Sümerlerde de görülür.Ancak kitabın anlattıkları elbette bununla sınırlı değildir.Kitapta Tanrılar arasındaki anlaşmazlıklar nedeniyle başlayan bu iç savaşın insanların gözleri önüne taşınması sonucunda çok ilginç betimlemeler vardır.

Mahabharata, Vishnu inancına göre yazılmış bir destandır.Vishnu inancı tanrı Vishnu ve müritlerini iyiler olarak nitelendirir ve onların göklerden kubbelerle ve ejderhalarla geldiklerini söyler.Mahabharata da aynı şekilde kötü tanrıların da göklerden benzer şekillerde geldiğini anlatır.Burda durup düşünmemiz gereken şey şudur: İnsanlar o dönemde bir uzay mekiği yada uçan bir obje gördüğünde onu elbette bir uçak olarak tanımlayamazlar.Ona; kuş, ejderha, kubbe(bir binanın üstündeki yapı olan) vb şekilde betimlemeler getirirler.Amerikan kızıl derilileri, Mısırlılar, Aztekler, Mayalar, İnkalar, Keltler, Orta Asya Türkleri, Antik Çinliler, Antik Yunanistan ve Sümer gibi sayısız medeniyetin yaptığı gibi uçan objeleri bu şekilde tanımlamak zorundalardı.Bundan dolayıdır ki eski yazıtlarda gördüğümüz bu olağan üstü uçan cisimlerin dünya dışı olduğunu düşünmek pekte saçma değildir elbette…

mahabharata-big

Mahabharat bize tanrıların gelmesinin yanısıra dünyadaki savaştan çok iyi betimlemelerle bahseder.Tanrıların kullandığı silahlar elbette en önemli noktadır bu betimlemelerde.Örneğin; Mahabharata aynı anda atılan ve hedefini şaşırmadan takip eden oklardan bahseder.Üstelik bu ol çarptığı yeri betletme gücüne sahiptir.Bana tanıdık geldiği gibi sizede tanıdık geldi mi?Bence güdümlü füzeden bahsediyor.Kesinlikle o dönemde yaşayan insanlar füzeyi ok olarak adlandırırlardı.Patlayan ok…Üstelik akla hayale gelmeyecek bir şekilde güdümlü bir füzeyi resmen tanımlıyorlar.Bu bir teknoloji ve onların görmedikleri bu dünyaya ait olmayan bir teknoloji…

Ancak ilginçlikler bu güdümlü füzeyle sınırlı değil.Destanda insanları uyutan bir tozdan bahseder.Bu gün kullanılan hardal gazının insanlar üzerinde benzer bir etkisi vardır.Bu gazı o zamanlarda tanrılar yani dünya dışı misafirler kullanıyor olmalıydı.Buna ek olarak ateş püskürten ejderhalar dan bahseden destan ilginç bir şekilde beni savaş uçaklarına götürdü.Çünkü uçan ve savaşan bir şey görseydim eminim ki onu ateş saçan bir ejderha olarak betimlerdim.

Ama bütün bunlar yeterince ilginizi çekmediyse Mahabharata’nın size söylicek son bir sözü daha var.Destanda bir silahtan bahseder.Tanrıların bile kullanmaya çekindiği bir silahtan…Bu silah öyle büyük bir güçtedir ki patladığında etrafındaki her şey yok olur eğer uzaktaysanız bile size etki edip sizi hasta eder.Benim ve bir çok insanın düşüncesine göre Mahabharata bu anlatımlarda Atom bombasından bahseder.Bu silahın her şeyi yok edebileceği gücü kesinlikle bana atom bombasını çağrıştırıyor ayrıca uzaklara etki edip hasta etmesi radyasyon etkisiyle kanser olmayı tarif ediyor gibi…

mahabharata-2

Bütün bunların ışığında şunu söylemek istiyorum ki gönülden inanmasam bile içimde bu konuda bir şüphe kesinlikle var.Bunca antik uygarlık benzer şeyleri anlatıyorsa bu bence bir tesadüften çok fazlasıdır.Birileri yaşamımıza müdahale ettiyse belki yeniden gelebilirler. Eğer yeniden gelirlerse elbette soracak çok sorumuz olur…

   Erich von Däniken’in, “Antik Astronot Kuramı”nı başlatan kitabı Tanrıların Arabaları:

   Diğer kitapları:

Kaynakça

Belgeseller

  1. www.sadecebelgesel.com/antik-uzaylilar.html
  2. https://nigrumsolaris.wordpress.com/antik-astronotlar-teorisi-belgeseli/
  3. www.youtube.com/watch?v=k9a3oAsSVu4
  4. www.youtube.com/watch?v=iv5ZBW-XFyI
  5. www.youtube.com/watch?v=SkJvbU4_hcY
  6. www.belgeselmi.com/gizemli-uzaylilar.html
  7. www.belgeselmi.com/gizemli-uzaylilar.html
  8. www.belgeselmi.com/dunyanin-en-ilginc-ufo-hikayeleri.html
  9. www.belgeselmi.com/dunyanin-en-ilginc-ufo-hikayeleri.html
  10. www.belgeselmi.com/dunyanin-en-ilginc-ufo-hikayeleri.html
  11. www.belgeselmi.com/dunyanin-en-ilginc-ufo-hikayeleri.html
  12. www.belgeselmi.com/dunyanin-en-ilginc-ufo-hikayeleri.html

Discovery Science’da “Uzaylıların Sırrını Çözmek” adlı bir belgesel dizisi daha var ama bulamadım bunun için Discovery Science’ı izlemeniz gerek. Buradaki “Gizemli Uzaylılar” adlı belgesel, kanalda “Yalnız Mıyız?” diye geçiyor.

Sinema TV 1001’de bu konuyla ilgili harika bir belgesel izlemiştim ama onu internette bulamadım. Adını da bilmiyorum çünkü kanal bilgisi yoktu. Ama bulabilirsem linkini koyacağım.

Nötron Yıldızı Nedir?

Nötron yıldızı süpernovaların geride bıraktığı ölü yıldızlardır atomlarında proton Yerine 2 kat fazla nötron vardır bunun yüzünden çok yoğundur. Bir Küp şeker Kadar Bir bölümü Dünya Kadar ağırdır. Çok ışık saçar. Tekilliğe çok yakın bir yoğunluğu vardır. İkili nötron yıldızları da vardır. 60-5 km çapındadırlar. Nötron yıldızlarında rifter ölçeğine göre 32 büyüklüğünde depremler olur.

indir (6)                                               images (28)

Kuiper Kuşağı ne ola ki?

Yukaribak's Blog

Bir önceki yazıda bahsini edeceğimi söylediğim Kuiper Kuşağı, Neptün’ün yörüngesinden, Güneş’ten 55 AU (149,6 milyon km; yani Dünya’nın merkezi ile Güneş’in merkezi arasındaki mesafe) uzaklığa kadarlık bir alanı kapsayan, içinde Plüton ve ötesindeki gezegenimsi cisimlerin yer aldığı soğuk alandır. Tam adı Edgeworth-Kuiper Kuşağı’dır.  Çapı en az 100 km olan en az 70.000 gök cismini barındıran kuşakta 400 gezegensi göktaşı da bulunmaktadır. Bu bölgeye kadar var olan kaya yoğunluğu burda aniden azaldığı için, “Kuiper Uçurumu” olarak da adlandırılan kuşak hakkında var olan bilgiler hala kısıtlıdır. Henüz bu bölgeye kadar herhangi bir uzay aracı gönderilebilmiş değildir. NASA’nın New Horizons ismini verdiği aracın Plüton’a 2015 yılında varması planlanmıştır. Araç, Plüton’dan sonra bir iki Kuiper Kuşağı cismini daha araştıracak şekilde planlanmıştır.

View original post 83 kelime daha

Büyük Patlama Nasıl Bir Şeydir?

Hiç düşündünüz mü evren ve biz de dahil içindeki herşey nasıl oluştu. İşte bu yazım bunları konu alıyor.

İlk önce Büyük Patlama’nın ilk anına bir bakalım:

bigbangb

Büyük Patlama’nın iki paralel evrenin çarpışmasından oluştuğu düşünülüyor.

ghmh.jpg

Paralel evrenler

   Büyük Patlama saniyenin milyarda birinin milyarda birinin milyarda birinin milyarda birinin milyonda biri ([10-43 saniye] planck zamanı) kadar bir sürede patladı. Büyük Patlama, patlamadan önce Güneş’ten milyarlarca derece sıcaktı. Patlamadan önce  boyutu; ilk önce bir protondan daha küçüktü, sonra Dünya, Güneş, Güneş Sistemi ve sonunda galaksi boyutuna geldi ve patladı.

   İlk olarak temel kuvvetler (kütleçekim, manyetizma, zayıf nükleer kuvvet, güçlü nükleer kuvvet) birbirlerinden ayrıldı.

  İlk zamanlarda parçacıklar ile anti-parçacıklar çarpışıyordu, 1.000.000.000 anti-parçacık ve 1.000.000.001 parçacık vardı, o, fazla bir parçacık evrenimizdeki her şeyi oluşturdu.

  Evren ilk olarak çok heterojen yapıdaydı; bir elektron bulutu ile kaplıydı. Sonra yavaş yavaş homojenleşmeye başladı.

  Temel parçacıklar oluşmaya başladı ve protonlar ile nötronlar oluştu. Protonlar ve nötronlar birbirlerine bağlanıyor, elektronları da kendilerine çekiyorlardı bunun sonucu olarak en hafif atom olan hidrojen oluştu. Hidrojenler çarpışıp birleşerek helyumu, o da lidyumu, ve o da berilyumu oluşturdu.

  Şimdiye kadar yazdığım olaylar üç dakikada oldu.

  Üç dakika ile 380.000 yıl arası bilinmiyor. Biz şimdi 380.000 yıl yaşındaki evrenimize bir göz atalım:

 gfnghghghg imagesCAMD39KC

Mavi yerler soğu, yeşil yerler sıcak, kırmızılar daha sıcak yani yoğun madde birikimi var.

  Evrenimiz 380.000 yaşındayken yldızlar, karadelikler ve yıldızlardan dolayı bulutsular oluştu. Sonra da galaksiler oluştu.

13.2 milyar yıl önce gökadamız Samanyolu oluştu.

images21213

Dokuz milyar yıl önce ise devasa bir yıldız süpernova olarak patladı ve   4,5 milyar yıl önce, oluşan bulutsunun bir yerinde ”sarı ve G sınıfı” bir yıldız olan Güneş oluştu. Güneş ile aynı zamanda etrafındaki gezegenler oluştu, ama gezegenler ilk önce yüz taneydi fakat küçüktü. O gezegencikler  iç güneş sisteminde (Merkür’den Asteroit Kuşağı’na kadar olan kısım) çarpışıp birleştikçe şimdiki Merkür, Venüs, Dünya ve Mars oluştu. Dış gezegenler ise Güneş’ten uzak oldukları için gaz devlere dönüştüler.

576102_3159212899550_1242102101_32705897_492360457_n

Büyük Patlama’nın gelişimi:

554065_4197170485717_1390385960_n

Evrenimizin  ”doksan üç milyar”  ışık yılı genişliğinde olduğu düşünülüyor.
 

Kara delik

Simülasyon olarak karadeliğin yolaçtığı yerçekimsel bükülmenin arka plandaki galaksinin görüntüsünü eğmesi.

Olay ufku sadece 75 kilometre genişliğinde olmasına rağmen 10 güneş kütlesine sahip, dönmeyen bir kara deliğin 600 kilometre uzaklıktan simülasyon görünüşü. Bu kütlede bir karadeliğin, bu uzaklıkta yarattığı ivmelenme, Dünya yüzeyindekinin yaklaşık 400 milyon katıdır.[1]

Einstein halkası (ışığın deformasyonu): Bir karadeliğin arkasında bulunan bir yıldızdan çıkan ışık ışını bize, kara deliğin çekimsel etkisiyle ikiye ayrılarak ulaşır. Dolayısıyla o yıldızı çiftmiş gibi görürüz. Kara delik veya bir başka galaksi gibi çekim kaynaklarınca ışık ışınlarına yapılan bu tür çekimsel müdahale olaylarına ve zahiri sonuçlarına “çekimsel mercek” etkisi denir.

Kara delik, astrofizikte, çekim alanı her türlü maddesel oluşumun ve ışınımın kendisinden kaçmasına izin vermeyecek derecede güçlü olan, kütlesi büyük bir kozmik cisimdir. Kara delik, uzayda belirli nicelikteki maddenin bir noktaya toplanması ile meydana gelen bir nesnedir de denilebilir. Bu tür nesneler ışık yaymadıklarından kara olarak nitelenirler. Kara deliklerin, “tekillik”leri dolayısıyla, üç boyutlu olmadıkları, sıfır hacimli oldukları kabul edilir. Karadeliklerin içinde zamanın ise yavaş aktığı veya akmadığı tahmin edilmektedir. Kara delikler Einstein’ın genel görelilik kuramıyla tanımlanmışlardır. Doğrudan gözlemlenememekle birlikte, çeşitli dalga boylarını kullanan dolaylı gözlem teknikleri sayesinde keşfedilmişlerdir. Bu teknikler aynı zamanda çevrelerinde sürüklenen oluşumların da incelenme olanağını sağlamıştır. Örneğin, bir kara deliğin potansiyel kuyusunun çok derin olması nedeniyle yakın çevresinde oluşacak yığılım diskinin üzerine düşen maddeler diskin çok yüksek sıcaklıklara erişmesine neden olacak, bu da diskin (ve dolaylı olarak kara deliğin) yayılan x-ışınları sayesinde saptanmasını sağlayacaktır. Günümüzde, kara deliklerin varlığı, ilgili bilimsel topluluğun (astrofizikçiler ve kuramsal fizikçilerden oluşan) hemen hemen tüm bireyleri tarafından onaylanarak kesinlik kazanmış durumdadır.

Sunuş ve terminoloji

Kara delik “çekimsel tekillik” denilen bir noktaya konsantre olmuş bir kütleye sahiptir. Bu kütle “kara deliğin olay ufku” denilen ve sözkonusu tekilliği merkez alan bir küreyi oluşturur. Bu küre, kara deliğin uzayda kapladığı yer olarak da düşünülebilir. Kütlesi Güneş‘in kütlesine eşit olan bir kara deliğin yarıçapı yalnızca yaklaşık 3 km’dir. [1]

Bir “yıldızsal kara deliğin” Büyük Macellan Bulutu yönündeki gökyüzünde simülasyon görünüşü. Kara deliğin çevresindeki, bir çemberin iki yayı biçimindeki görünüş “çekimsel mercek etkisi” nedeniyle oluşmuştur. Yukarıda yer alan Samanyolu bir hayli “eğrilmiş” durumdadır; öyle ki, Güney Haçı Takımyıldızı (yukarıda, solda) gibi bazı takımyıldızların tanınması iyice zorlaşmıştır. Kara deliğin arkasındaki HD 49359 yıldızı, yine aynı etkiyle, çift olarak görünmektedir. Bu yıldızın ve Büyük Bulutun çift imajları kara deliği çevreleyen, “Einstein halkası” denilen dairesel kuşak üzerinde yer almışlardır.

Yıldızlar arası (milyonlarca km) uzaklıklar sözkonusu olduğunda, bir kara delik, herhangi bir kozmik cisim üzerinde, kendisiyle aynı kütleye sahip bir kozmik cisminkinden daha fazla bir çekim kuvveti uygulamaz; yani, kara delikleri karşı konulamaz bir kozmik “aspiratör” olarak düşünmemek gerekir. Örneğin Güneş’in yerinde onunla aynı kütleye sahip bir kara delik bulunsaydı, Güneş Sistemi’ndeki gezegenlerin yörüngelerinde herhangi bir değişim olmayacaktı.

Birçok kara delik türü mevcuttur. Bir yıldızın çekimsel içe (kendi üzerine) çökmesiyle oluşan kara delik türüne “yıldızsal kara delik” denir. Bu kara delikler galaksilerin merkezinde bulundukları takdirde birkaç milyarlık “güneş kütlesi”ne kadar çıkabilen devasa bir kütleye sahip olabilirler ve bu durumda “dev kara delik” (veya galaktik kara delik)[2] adını alırlar. Kütle bakımından kara deliklerin iki uç noktasını oluşturan bu iki tür arasında bir de, kütlesi birkaç bin “güneş kütlesi” olan üçüncü bir türün bulunduğu düşünülür ve bu türe “orta kara delik”ler [3] denilir. En düşük kütleli kara deliklerin ise kozmos tarihinin başlangıcındaki Büyük Patlama’da oluştukları düşünülür ve bunlara da “ilksel kara delik” [4] adı verilir. Bununla birlikte ilksel kara deliklerin varlığı halihazırda doğrulanmış değildir.

Bir kara deliği doğrudan gözlemlemek imkânsızdır. Bilindiği gibi bir nesnenin görülebilmesi için, kendisinden ışık çıkması veya kendisine gelen ışığı yansıtması gerekir; oysa kara delikler çok yakınından geçen ışıkları bile yutmaktadırlar. Bununla birlikte varlığı, çevresi üzerindeki çekim icraatinden, özellikle mikrokuasarlarda ve aktif galaksi çekirdeklerinde kara delik üzerine düşen yakınlardaki maddenin son derece ısınmış olmasından ve güçlü bir şekilde X ışını yaymasından anlaşılmaktadır. Böylece, gözlemler dev veya ufak boyutlardaki bu tür cisimlerin varlığını ortaya koymaktadır. Bu gözlemlerin kapsadığı ve genel görelilik kuramına uyan cisimler yalnızca kara deliklerdir.

Tarihçe

Cygnus-X1

Kara delik kavramı ilk olarak 18. yüzyıl sonunda, Newton’un evrensel çekim kanunu kapsamında doğmuştur denebilir. Fakat o dönemde mesele yalnızca “kaçış hızı” ışık hızından daha büyük olmasını sağlayacak derecede kütleli cisimlerin var olup olmadığını bilmekti. Dolayısıyla kara delik kavramı ancak 20. yüzyıl’ın başlarında ve özellikle Albert Einstein‘ın genel görelilik kuramının ortaya atılmasıyla fantastik bir kavram olmaktan çıkmıştır. Einstein’ın çalışmalarının yayımlanmasından kısa süre sonra, Karl Schwarzschild tarafından, “Einstein alan denklemleri”nin merkezî bir kara deliğin varlığını içeren bir çözümü yayımlanmıştı. [5] Bununla birlikte kara delikler üzerine ilk temel çalışmalar, varlıkları hakkındaki ilk sağlam belirtilerin gözlemlerini izleyen 1960’lı yıllara dayanır. Kara delik içeren bir cismin ilk gözlemi, [6][7] 1971’de Uhuru uydusu tarafından yapıldı.Uydu Kuğu takımyıldızının en parlak yıldızı olan Cygnus X-1 çift yıldızında bir X ışınları kaynağı olduğunu saptamıştı. Fakat “kara delik” terimi daha önceden, 1960’lı yıllarda Amerikalı fizikçi Kip Thorne vasıtasıyla ortaya atılmıştı. Bu terimin terminolojiye yerleşmesinden önce ise kara delikler için “Schwarzschild cismi” ve “kapalı yıldız” terimleri kullanıldı.

Özellikler

Kara delik diğer astrofizik cisimleri gibi bir astrofizik cisimdir. Doğrudan gözlemlenmesinin çok güç olmasıyla ve merkezî bölgesinin fizik kuramlarıyla tatminkâr biçimde tanımlanamaz oluşuyla nitelenir. Merkezî bölgesinin tanımlanamayışındaki en önemli etken, merkezinde bir “çekimsel tekilliği” içeriyor olmasıdır. Bu çekimsel tekillik, ancak bir “kuantum çekimi” kuramıyla tanımlanabilir ki, günümüzde böyle bir kuram bulunmamaktadır. [8] Buna karşılık, uygulanan çeşitli dolaylı yöntemler sayesinde, yakın çevresinde hüküm süren fiziksel koşullar ve çevresi üzerindeki etkisi mükemmel biçimde tanımlanabilmektedir.

Öte yandan kara delikler çok az sayıdaki parametrelerle tanımlanmaları bakımından şaşkınlık verici nesnelerdir. Yaşadığımız evrendeki tanımları yalnızca üç parametreye bağlıdır: Kütle, elektriksel yük ve açısal momentum. Kara deliklerin tüm diğer parametreleri (boyu, biçimi vs.) bunlarla belirlenir. Bir kıyaslama yapmak gerekirse, örneğin bir gezegenin tanımlanmasında yüzlerce parametre sözkonusudur (kimyasal bileşim,elementlerin farklılaşması, taşınım, atmosfer vs.) Bu yüzden 1967’den beri kara delikler yalnızca bu üç parametreyle tanımlanırlar ki, bunu da 1967’de Werner Israel tarafından ortaya atılan “saçsızlık kuramı”na [9] borçluyuz. Bu, uzun mesafeli temel kuvvetlerinin yalnızca kütleçekim ve elektromanyetizm oluşunu da açıklamaktadır; kara deliklerin ölçülebilir özellikleri yalnızca, bu kuvvetleri tanımlayan parametrelerle, yani kütle, elektriksel yük ve açısal momentumla verilir.

Bir kara deliğin kütle ve elektriksel yükle ilgili özellikleri “klasik” (genel göreliliğin olmadığı) fiziğin uygulanabileceği olağan özelliklerdir: Kara deliğin kütlesine oranla bir “kütleçekim alanı” ve elektriksel yüküne oranla bir elektrik alanı vardır. Buna karşılık açısal momentum etkisi genel görelilik kuramına özgü bir özellik taşır: Kendi ekseni etrafında dönen kimi kozmik cisimler, yakın çevrelerindeki uzayzamanı [10] da “sürüklemek” (eğmek) eğilimindedirler. “Lense-Thirring etkisi” [11] denen bu fenomen şimdilik Güneş Sistemi’mizde gözlemlenmemektedir. [12] Kendi ekseni etrafında “dönen karadelik” türü çevresindeki yakın uzayda bu fenomen inanılmaz ölçülerde gerçekleşmektedir ki, bu alana “güç bölgesi” (ergorégion) veya “güç küresi” [13] adı verilmektedir.

Kara deliklerin dönme ve yüklerine göre sınıflandırılması

Kara deliklerin açısal momentum (J) elektriksel yük (Q) ve hep sıfırdan büyük olan kütle (m) parametrelerine göre belirlenen, varsayıma dayalı dört türü
M > 0
J = 0 J ≠ 0
Q = 0 Schwarzschild kara deliği Kerr kara deliği
Q ≠ 0 Reissner-Nordström kara deliği Kerr-Newman kara deliği

Bir karadeliğin bütün özelliklerini belirleyen üç unsuru vardır: kütlesi, açısal momentumu ve elektriksel yükü. Bir kara deliğin külesi her zaman sıfırdan büyüktür. Diğer unsurların sıfır ya da sıfırdan büyük olmasına göre, kara delikleri dört sınıfa ayırmak mümkündür.

Açısal momentum ve elektriksel yükü sıfır olan kara deliklere “Schwarzschild kara deliği” denilir. Bu ad 1916’da bu tür nesnelerin varlığı fikrini Einstein alan denklemlerinin çözümleri olarak ortaya atmış Karl Schwarzschild’a ithafen verilmiştir.

Kara deliğin elektriksel yükü sıfır olmayıp açısal momentumu sıfır olduğu takdirde “Reissner-Nordström kara deliği” türü sözkonusu olur. Bilinen hiçbir süreç böyle sürekli bir elektriksel yük içeren sıkışmış bir cisim üretmek olanağı vermediğinden, bu tür kara delikler varsa bile, astrofizikte pek ilgi odağı olmamaktalar. Bu elektriksel yük, karadeliğin çevresinden alacağı zıt elektrik yüklerinin emilmesiyle zamanla dağılabilir. [14] Sonuç olarak, “Reissner-Nordström kara deliği” doğada mevcut olma olasılığı pek bulunmayan teorik bir cisimdir.

Kara deliğin bir açısal momentumu olup (kendi ekseni etrafında dönüyorsa) elektriksel yükü olmadığı takdirde “Kerr kara deliği” türü sözkonusu olur. Bu ad, 1963’te bu tür cisimleri tanımlayan formülü bulmuş olan Yeni Zelanda’lı matematikçi Roy Kerr’in adına ithafen verilmiştir. Reissner-Nordström ve Schwarzschild kara delik türlerinin aksine, Kerr kara deliği türü astrofizikçiler için önemli bir ilgi odağı olmuştur; çünkü kara deliklerin oluşum ve evrim örnekleri onların çevrelerindeki maddeyi bir yığılım diski [15] aracılığıyla emme eğiliminde olduklarını ve maddelerin yığılım diskine kara deliğin dönüş yönünde spiral çizerek düştüklerini göstermektedir. Böylece madde, kendisini yutan kara deliğin açısal momentumuyla bir ilişki halinde olmaktadır. Bu durumda, astronominin ilgilenebileceği kara delikler yalnızca Kerr kara delikleridir.

Bununla birlikte, bu kara deliklerin, açısal momentumlarının iyice zayıfladığı hallerde, doğal olarak, Schwarzschild kara deliklerini andırmaları mümkündür.

Dördüncü tür, Kerr kara deliğinin elektriksel yüke sahip olduğu türdür. Buna Kerr-Newman kara deliği türü denir. Bu türe de var olma olasılığı çok zayıf olduğundan pek ilgi gösterilmemektedir.

Kara ve delik

Kara deliklerin varlığı John Michell [16] ve Pierre-Simon Laplace tarafından, birbirlerinden habersiz olarak, daha 18.yy.’da gözönünde bulundurulmuştur. O zamanlar düşünülen, “kaçış hızı” [17] ışık hızından daha fazla olabilecek, yani ışığın çekimlerinin etkisinden kaçamayacağı kozmik cisimlerin varlığıydı. Işığın kara delikçe çekilmesi olgusunda, bir güçten ziyade, “Einstein dengelenmesi”, “kızıla kayma” veya “çekimsel kızıla kayma” [18]gibi adlarla belirtilen, ışığın (fotonların) çekim alanları etkisiyle maruz kaldığı bir değişim sözkonusudur. Çekim alanı etkisiyle oluşan bu dengelenme veya değişimde ışık, bir karadeliğin “potansiyel kuyular”ından [19] çıkmaya çalışırken enerji bütünlüğünü kaybeder. Burada, “evrenin genişlemesi”nden, yani uzak galaksilerde gözlemlenen ve çok derin “potansiyel kuyu”ların olmadığı bir uzay genişlemesinden kaynaklananınkine oranla biraz farklı tabiatta bir kızıllaşma değişimi sözkonusudur. Bu özellik de kara deliğin “kara” sıfatına çok uygun gelmektedir, çünkü bir kara delik ışık yayamamaktadır. Bu yüzden “kara delik” cisimlerinin adına “kara” sıfatı eklenmiştir. Bu, ışık için olduğu kadar, madde için de geçerlidir ; çünkü bir kez kara delikçe çekilmeye başladıktan sonra hiçbir partikül o kara delikten kaçamamaktadır. Bu da kara deliğe “delik” adının verilmesini sağlamıştır.

Olay ufku

Ana madde: Olay ufku
BH_noescape1.png
Kara delikten uzaktaki bir parçacık herhangi bir yönde hareket edebilir. O yalnız ışık hızıyla sınırlıdır.
BH_noescape2.png
Kara deliğe yaklaştıça uzayzaman onu deforme etmeye başlar.
BH_noescape3.png
Olay ufkunun içinde tüm yollar parçacığı kara deliğin merkezine sevk eder. Parçacık için kaçış olanaksızdır.

Dönen kara deliğin çevresindeki iki yüzey. İç sifer statik sınrdır (olay ufku). Ergosiferin iç sınırıdır. Kutuplarda olay ufkuna dokunan oval biçimli yüzey ise ergosiferin diğer sınırıdır. Ergosiferin içindeki bir parçacık uzayzaman sürüklenmesinde olup dönmeye zorlanır (Penrose süreci).

Işık ve maddenin artık kaçamadığı bölgeyi sınırlayan kuşağa “olay ufku” [20] adı verilir. Olay ufku, herhangi bir fiziksel incelemede bulunamadığımız bir uzay parçasıdır. Ne olay ufkundan ötesini bilinen yasalarla açıklama olanağı vardır, ne de orada ne olup bittiğini bilmenin bir yolu vardır. Bir yıldızın olay ufku, yıldızın çökmeden önceki kütlesiyle orantılıdır. Örneğin kütlesi 10 güneş kütlesi olan bir yıldız içe çöküp kara delik haline geldiğinde çapı 60 km. olan bir olay ufkuna sahip olur. Bir kara delik madde yuttukça olay ufkunu genişletir, olay ufku genişledikçe de daha güçlü çekim alanına sahip olur. Kara deliğin olay ufkunda teorik olarak zaman tümüyle durmaktadır. Kimi kara deliklerde iki olay ufku vardır.

Kimileri “olay ufku” terimi yerine kara deliğe pek uygun olmamakla birlikte “kara deliğin yüzeyi” terimini kullanırlar. (Terimin uygun olmamasının nedeni, bir gezegen veya yıldızdaki gibi katı ve gazlardan oluşan bir yüzeyinin olmamasıdır.) Fakat burada birtakım özel nitelikler gösteren bir bölge sözkonusu değildir; bir gözlemci kara deliğe ufku aşacak kadar yaklaşmış olabilseydi, kendisine yüzey izlenimi sağlayacak hiçbir özellik veya değişim hissedemeyecekti. Buna karşılık geri dönme girişlerinde bulunduğunda, artık bu bölgeden kaçamayacağının farkına varmış bulunacaktı. Bu, adeta “dönüşü olmayan nokta”dır. [21] Bu durum, akıntısı güçlü bir denizde, akıntıdan habersiz bir yüzücünün durumuna benzetilebilir.

Öte yandan olay ufkunun sınırına yaklaşmış bir gözlemci, kara delikten yeterince uzaktaki bir gözlemciye kıyasla, zamanın farklı bir şekilde aktığının farkına varacaktır. Kara delikten uzakta olan gözlemcinin diğerine düzenli aralıklarla (örneğin birer saniye arayla) ışık işaretleri yolladığını varsayalım: Kara deliğe yakın gözlemci bu işaretleri hem daha enerjetik (ışığın kara deliğe düşmek üzere yaklaştıkça “maviye kayma”sı [22]sonucuyla bu ışık işaretlerinin frekansı daha yüksek olacaktır) hem de ardışık işaretlerin aralarındaki zaman aralığı daha kısalmış (birer saniyeden daha az) olarak alacaktır. Yakın gözlemci, uzaktakine oranla zamanın daha hızlı aktığı izleminde olacaktır. Uzaktaki gözlemci de aksine, diğerinde meydana gelen şeylerin gitgide daha yavaş seyrettiğini görecek, zamanın daha yavaş aktığı izleniminde olacaktır.

Uzaktaki bir gözlemcinin bir nesnenin kara deliğe doğru düşüşünü gözlemesi halinde, gözlemciye göre “çekimsel kızıla kayma” ve “zamanın genleşmesi” etkileri birleşecektir: Nesneden çıkan işaretler gitgide kızıl, gitgide sönük (uzak gözlemciye varmadan önce gitgide artan enerji kaybıyla çıkarılan ışık) ve gitgide aralıklı olacaktır. Yani pratikte, gözlemciye varan ışık fotonlarının sayısı, gitgide hızla azalacaktır ve nesnenin kara deliğe gömülüp görünmez olmasının ardından tükenecektir. Nesnenin henüz olay ufku sınırında hareketsiz durduğunu gören uzaktaki gözlemcinin onun düşmesini engellemek üzere olay ufkuna yaklaşması boşuna olacaktır. [23]

Kara deliğin “tekilliği”ne yaklaşan bir gözlemciyi etkilemeye başlayan etkilere “gelgit etkileri” denir. [24]Bu etkiler kütleçekim alanının homojen olmayan bir yapıya sahip olması nedeniyle nesnenin biçimsizleşmesine (doğal biçimini kaybetmesine) yol açarlar. Bu “gelgit etkileri bölgesi” dev kara deliklerde tümüyle olay ufkunda yer alır; fakat özellikle “yıldızsal kara delik”lerde [25] olay ufkunun sınırını da aşarak etkide bulunur. [26] Dolayısıyla yıldızsal kara deliğe yaklaşan bir astronot daha olay ufkuna geçmeden parçalanacakken, dev kara deliğe yaklaşan bir astronot, daha sonra “gelgit etkileri” ile yok edilecek olmakla birlikte, olay ufkuna bir güçlükle karşılaşmadan giriş yapacaktır.

Tekillik

Tekillik, olay ufku ve ergosifer (güç küresi). Dönen kara deliklerde ve elektrik yüklü kara deliklerde iki ufuk olduğu varsayılır.

Bir kara deliğin merkezinde kütleçekim alanının ve uzay bükülmelerinin (“eğim”) [27] sonsuz hale geldikleri bir bölge yer alır. Bu bölge “çekimsel tekillik” [28] olarak adlandırılır. Bu bölge, genel görelilik kuramı uzay-zaman eğiminin sonsuz olduğu bölgeleri tanımlayamadığı için, genel görelilik kuramı çerçevesinde pek iyi tanımlanamamıştır. Zaten genel görelilik kuramı, kuantum kaynaklı kütleçekim etkilerini genel olarak göz önünde bulunduran bir kuram değildir. Uzay-zaman eğimi, sonsuza doğru eğrildiğinde, zorunlu olarak kuantum tabiatlı etkilere tâbi olmaktadır. Sonuç olarak, kütleçekimsel tekillikleri doğru bir biçimde tanımlayabilecek durumdaki tek kuram, tüm kuantum etkilerini göz önünde bulunduran bir kütleçekim kuramı olabilir.

Dolayısıyla halihazırda kütleçekimsel tekilliğin tanımı yapılamamış durumdadır. [29] Bununla birlikte, şu biliniyor ki, nasıl kara deliğe girip içine yerleşmiş madde dışarı çıkamıyorsa, kütleçekimsel tekillik de kara deliğin içine yerleştikçe kara deliğin dışını etkileyememektedir. Kütleçekimsel tekillikler onları tanımlamakta aciz kalışımızdan dolayı gizemlerini korumayı sürdürseler de ve genel görelilik kuramı tüm kütleçekimsel fenomenleri tanımlamada yeterli olmasa da, bütün bunlar, kara deliğin bizim tarafımızda bulunan olay ufkundan hareketle onları tanımlamamıza bir engel oluşturmamaktadır.

Kara deliklerin oluşumu

Yıldızın içine çökerek kara deliğe dönüşmesi

Kara deliklerin var olma olasılığı yalnızca genel görelilik kuramına ait bir sonuç değildir; kütleçekimi konu alan hemen hemen tüm diğer gerçekçi fizik kuramları da onların varlığını muhtemel görmektedir. Diğer kütleçekim kuramları gibi genel görelilik kuramı da kara deliklerin varlığını öngörmekle kalmayıp, onların uzayın bir bölgesinde sıkışmış maddeden oluşmuş olacağını öngörmektedir. Örneğin Güneş’imiz yarıçapı yaklaşık üç kilometre olan bir küre içine (yani ebatlarının dört milyonda biri kadar bir hacme) sıkıştırılmış olsaydı, bir kara delik haline gelirdi. Hatta Güneş’imizi 1cm³(santimetreküp) hacmine sıkıştırabilseydik, bu kez 1cm³’lük bir karadelik yapmış olurduk. Fakat bu durumda sistemimizdeki gezegenlerin yörünge hareketlerinde bir değişiklik olmayacaktı; yani Güneş Sistemi’mizdeki gezegenler bu 1cm³’lük kara deliğin Güneş’inkine eş çekim kuvvetinde, yörüngelerinde dönmeye devam edeceklerdi. Bir başka örnekle, Dünya’mız birkaç santimetre küplük bir hacim içine sıkıştırılmış olsaydı, o da bir kara delik haline gelecekti.

Astrofizikte kara delik bir çekimsel içe çökmenin son aşaması olarak ele alınır. Yıldızların evrim süreçlerinin sonları, sahip oldukları kütleye göre belirlenir. Evrim sürecinin son aşamasına yaklaşmış yıldızlarda, maddenin sıkışması sonunda, kütlelerine göre, iki hal sözkonusu olur; bunlar ya ak cüce haline dönüşürler veya sonradan kara deliğe dönüşebilecek nötron yıldızı haline dönüşürler. Ak cüce halinde, ak cüceyi kütleçekime karşı denge halinde tutan elektronların yozlaşma basıncıdır.[30] Nötron yıldızı halinde ise nükleonların yozlaşma basıncı sözkonusu değildir, denge halini sağlayan “güçlü etkileşim“dir. [31] Kara delik ak cücelere ilişkin içe çökmeyle oluşamaz; bu çökme sırasında yıldızı oluşturan çok ağır nükleonlar oluşur. [32] Açığa çıkan enerji yıldızı dağıtmaya yeterlidir.

Fakat evrim sürecinde dönüşme eşiğindeki yıldız, belirli bir kritik kütleyi aştığında (kütlesi yeterince büyük olduğunda), eğer kütleçekim gücü basınç etkisini aşabilmeye yetecek derecede büyükse bir kara delik oluşabilir. Bu durumda bilinen hiçbir kuvvet, dengeyi sağlamaya yetmez ve sözkonusu cisim tümüyle içe çöker. Pratikte bu, birçok şekilde oluşabilir:

  • Bir nötron yıldızına, belirli bir kritik kütleye ulaşana kadar, bir başka yıldızdan çıkan maddenin katılımıyla oluşabilir.
  • Bir nötron yıldızının başka bir nötron yıldızıyla birleşmesiyle oluşabilir (çok nadir, a priori bir fenomendir).
  • Büyük bir yıldızın kalbinin doğrudan kara delik halinde içe çökmesiyle oluşabilir. [33]

1980’li yıllarda nötron yıldızlarındakinden de daha sıkışmış bir madde halinin varlığı konusunda bir hipotez ortaya atılmıştır. Bu, “tuhaf yıldızlar” [34] da denilen “kuark yıldızları”ndaki sıkışmış madde haliydi. Bu konuda 1990’lı yıllardan itibaren net bulgular elde edilebilmiştir; fakat bu bulgular, yıldız türündeki belirli bir kütlenin, evrimini kara delik halinde içe çökmesiyle tamamlaması konusunda önceden bilinenleri değiştirmemiştir. Değiştirdiği şey yalnızca, kütlenin miktarı konusundaki sınır olmuştur.

2006 yılında, kütlelerine bağlı olarak dört kara delik sınıfı ayırt edilmiştir : Yıldızsal kara delikler, dev kara delikler, orta kara delikler ve ilksel (ya da mikro) kara delikler.

Boyutlarına göre kara delikler

Yıldızsal kara delikler

M87 galaksisinden çıkan bu akış, muhtemelen kütlesi üç milyar güneş kütlesi olan bir dev kara deliğin etkisiyle oluşmuştur. Akışın yalnızca, bize doğru yönelen bir tarafı görünmektedir.

Yıldızsal kara delikler birkaç güneş kütlesi kadar bir kütleye sahiptirler. Ölmekte olan bir yıldız, eğer Güneş’imizin üç mislinden daha ağırsa, nötron yıldızı düzeyinde kalamaz, çekirdeğindeki tepkime ve yoğunluk artması devam eder ve “kara delik” haline gelir. Yıldızsal kara delik büyük (başlangıç olarak yaklaşık 10 güneş kütlesi kadar kütleli veya daha fazla kütleli) bir yıldızın kalıntısının (artık maddesinin) çekimsel içe çökmesinin ardından doğarlar. Yıldızın kalbinde termonükleer tepkimelerle yanma tamamlandığı zaman, yakıt kalmadığı için, bir süpernova oluşur. Bu süpernova da ardında hızla içe çökecek bir öz kısım bırakabilir.

1939’da Robert Oppenheimer, bu öz kısmın belirli bir sınırdan daha yüksek bir kütleye sahip olması durumunda kütleçekim gücünün kendisini kesinlikle tüm diğer güçlerin üzerine taşıyacağını ve bir kara delik oluşacağını ortaya koymuştur.[35]

Bir kara delik oluşturmak üzere içe çöküş “kütleçekim dalgaları”[36] yaymaya elverişli bir durumdur ki, bu dalgaların yakın bir gelecekte Cascina’daki (İtalya) Virgo [37] veya Amerikan LIGO [38] “girişim aracı” gibi bazı dedektör aygıtlarıyla saptanabileceği sanılmaktadır. Yıldızsal kara delikler günümüzde “X çift yıldızları”nda [39] ve “mikrokuasar”larda[40] gözlemlenmektedir ve bazı “aktif galaksi çekirdekleri”nde [41] “akış”ların [42](Fr.jet) oluşmasına neden olurlar.

Dev kara delikler

Dev kara delikler birkaç milyon ile birkaç milyar güneş kütlesi arasında değişen bir kütleye sahiptir. Galaksilerin merkezinde bulunurlar ve varlıkları bazen “akış”ların ve X ışınımının oluşmasına yol açar. Bu yüzden bu galaksi çekirdekleri, yıldızların üst üst yer almasından oluşan normal parlaklığa kıyasla daha parlak hale gelirler ve “aktif galaksi çekirdekleri” [43] adını alırlar. Galaksimiz Samanyolu da böyle bir kara delik içerir ve bu kara deliğe yakın yıldızların son derece hızlı hareket ettiklerinin gözlemlenmesi bu bulguyu doğrular. [44]

Dev kara delik, NASA

Örneğin bu yıldızlardan biri olan S2 adlı yıldızın gözlemlenemeyen karanlık bir nesnenin çevresinde en az 11 yıllık bir dolanım hareketinde bulunduğu gözlemlenmiştir. Bu yıldızın eliptik yörüngesi sözkonusu karanlık cisimden 20 astronomik birim uzaklığındadır ve karanlık cisim sınırlı hacmine karşın 2,3 milyon güneş kütlesi kadar bir kütleye sahiptir. Kara delikten başka, sınırlı hacmine karşın böyle yoğun madde içeren bir cisim örneğine şimdiye dek rastlanmamıştır. [45]

Chandra[46] teleskopu ile NGC 6240 [47] galaksisi üzerinde yapılan gözlemler de bu galaksinin merkezinde birbirleri çevresinde dönen iki dev kara deliğin gözlemlenmesini sağlanmıştır. Böyle devlerin oluşumu hakkındaki tartışmalar halen sürmektedir, kimilerine göre de kozmosun başlangıcında çok hızlı bir şekilde oluşmuşlardır.[48] [49]

Orta kara delikler

Orta kara delikler yakın zamanlarda keşfedilmiş olup, kütleleri 100 güneş kütlesi ile 10.000 güneş kütlesi aralığında değişir. [50] 1970’li yıllarda orta kütleli kara deliklerin küresel yıldız kümelerinde oluştuğu hipotezi ortaya atılmış, fakat bu hipotezi destekleyecek hiçbir gözlem elde edilememişti. 2000’li yılların gözlemleri parlaklık-ötesi veya “ aşırı parlak X ışını kaynakları”nın [51] varlığını ortaya koydu. [52] Bu kaynaklar hiç de dev kara deliklerin bulunduğu galaksi çekirdeklerine bağlı görünmüyorladı. Ayrıca gözlemlenen X ışınları miktarı, “Eddington limiti”ne[53] (yıldızsal kara delik için maksimum limit) eşit bir oranla madde katılımı göz önünde bulundurulduğunda, 20 güneş kütleli bir kara delik tarafından üretilemeyecek kadar çoktu…

İlksel kara delikler

Mikro kara delikler veya kuantum kara delikleri de denilen “ilksel kara delikler” çok küçük boyutlarda olan kara deliklerdir. Bunlara “ilksel” adının verilme nedeni, Büyük Patlama sırasında oluştuklarının sanılmasındandır. “İlksel kozmos”da küçük ölçekli aşırı yoğunlaşmaların çekimsel içe çökmesiyle oluştukları sanılmaktadır. 1970’li yıllarda ünlü fizikçilerden Stephen Hawking ve Bernard Carr kara deliklerin ilksel kozmosdaki oluşum mekanizması üzerine araştırmalarda bulundular ve kara delik kavramını geliştirerek “mini kara delik” adı verilen, yıldızsal kara deliklere nazaran son derece küçük kara deliklerin bol miktarda bulunduğu sonucuna vardılar. Bu kara deliklerin kütleleri bakımından yoğunlukları ve dağılımları henüz bilinmemekteyse de, bunları belirleyen etkenlerin ilksel kozmosdaki yani “kozmik şişkinlik”teki [54] hızlı genişleme evresine ilişkin koşullarla ilgili olduğu sanılmaktadır. Bu küçük kütleli kara deliklerin –eğer var iseler- bir gama ışınımı yaymaları gerekir. Işınımları muhtemelen INTEGRAL [55]gibi uydular tarafından keşfedilecektir.

Yüksek enerjili fiziksel örnekler üzerinde çalışan bazı fizikçilere göre bu kara deliklerin daha küçük benzer örnekleri Cenevre yakınlarındaki LHC [56] gibi “parçacık hızlandırıcı” kullanılarak laboratuvarda da yaratılabilir.[57]

Kara deliklerin gözlemi

Kara deliklerin yalnızca iki türü için birçok gözlem donanımları düzenlenmektedir (doğrudan değil, dolaylı gözlem olmakla birlikte, aşağıdaki bölümde görüleceği gibi, gitgide daha açık ve seçik gözlemlere doğru ilerleme kaydedilmektedir): Bunlar yıldızsal kara delikler ve dev kara deliklerdir. Bize en yakın dev kara delik, galaksimizin merkezinde, yaklaşık 8 kilo-parsek uzaklıkta bulunmaktadır.

Bir kara deliği bulma konusundaki ilk yöntemlerden biri, yörünge parametrelerine başvurarak bir çift yıldızın iki bileşeninin (iki yoldaşının) kütlelerinin belirlenmesiydi. Böylece çift yıldızlardan diğer bileşeni görünmez olan, kütlesi az olan bileşenler, yörüngelerindeki hızlarına da dikkat edilerek araştırıldı. Bileşenlerden, kütlesi büyük ve görünmez olanı, -normalde böyle kütledeki bir yıldızın kolaylıkla görülebilmesi gerektiğine göre- genellikle bir nötron yıldızı olarak veya bir kara delik olarak yorumlanabilir. O zaman, yörünge eğikliği açısı da bilinmiyorsa, yoldaşının kütlesinin nötron yıldızlarının maksimum kütle sınırını (yaklaşık 3,3 güneş kütlesi) geçip geçmediğine bakılır. Eğer sınırı geçiyorsa bu bir kara deliktir, geçmiyorsa bir ak cüce olabilir.

Bunun yanısıra, bazı yıldızsal kara deliklerin “gama ışınları dalgalarının yayını” [58] sırasında belirdikleri bilgisi göz önünde bulundurulur. Zaten böyle kara delikler süpernova halindeki (Wolf-Rayet[59]yıldızı gibi) büyük bir yıldızın patlaması yoluyla oluşabilirler ve “collapsar[60] örneğiyle tanımlanan bazı hallerde kara delik bir gama ışınları dalgası üretildiği an oluşur. Böylece, bir “gama ışınları dalga yayını” (GRB) [61] bir kara deliğin doğumunun işareti olabilir. Süpernovalar vasıtasıyla daha küçük kütleli kara delikler de oluşabilir. Örneğin 1987A süpernovasından [62] kalan artıkların bir kara deliğe dönüştüğü düşünülmektedir.

Bir kara deliğin varlığını gösteren bir başka fenomen de esas olarak radyo dalgaları alanında gözlemlenen “akış”ların varlığıdır ki, bu akışlar hem yıldızsal kara deliklerce, hem de dev kara deliklerce yaratılabilmektedir. Bu akışlar kara deliğin “yığılım diski”nde [63] oluşan büyük ölçekli manyetik alan değişimlerinden kaynaklanırlar.

Doğrudan gözlem olasılığı

Bir kara deliğin yarattığı “akış”ın yakınlaşan gözlemleri

Bir kara deliğin küçüklüğü doğrudan gözlemini zorlaştırır, örneğin birkaç kilometrelik kara deliklerin doğrudan gözlemlenmesi imkânsızdır. Açısal çapı [64] bundan biraz daha büyük bir kara deliği ele alalım; 1 “güneş kütlesi” kadar kütlesi olan ve bir parsek (yaklaşık 3,26 ışık yılı) uzaklıkta bulunan bir kara deliğin açısal çapı ancak 0,1 mikrosaniye [65] olacaktır ki, bu, gözleminin olanaksızlığı hakkında yeterince bir fikir vermektedir.

Buna karşılık, dev kara deliklerin konumu doğrudan gözlem bakımından daha elverişli görünmektedir. Bir kara deliğin ebatları kütlesiyle orantılıdır. Bir galaksinin merkezindeki kara deliğin kütlesi ortalama 2,6 milyon güneş kütlesidir. Onun “Schwarzschild yarıçapı[66] da yaklaşık 7 milyon km. olur. Bu kara deliğin 8,5 kilo-parsek uzaklıkta bulunduğunu farzedersek, açısal çapı 30 mikrosaniye olur. Bu sonuç, sözkonusu cismin, “gözle görülür ışık alanı”nda [67] gözlemlenmesinin yine son derece zor olduğunu ortaya koymaktaysa da, günümüzde “radyo girişim aracı” [68] saptama sınırlarına hiç de uzak değildir. Günümüzde, milimetrik alandaki frekanslara dayalı radyo girişim araçlarının duyarlılıkları gitgide geliştirilmektedir. Kara deliğin açısal çapının büyüklüğü yerine, frekans alanındaki büyüklüğe ilişkin herhangi bir kazanım, bize karadeliğin gözlemlenebilmesi konusunda çok daha elverişli bir olanak sağlayacaktır. Şu halde bir galaksi merkezindeki kara deliğin bu teknikle imajlarının elde edilmesi pek uzak bir hayal olmasa gerek. M87 [69]galaksisinin merkezinde yer alan kara delik üstte sözü edilen kara deliğe kıyasla 2000 kez daha uzak olmakla birlikte, ondan 1300 kez daha büyüktür. Belki de bu kara delik, gelecekte, galaksimiz Samanyolu’ndaki kara delikten sonra imajı elde edilmiş ikinci kara delik olacaktır. [70][71]

Yıldızsal kara delik örnekleri

Bir kara deliğin yığılım diskiyle tasviri. Gazlardan kaynaklanan sürtünme büyük miktarda ısı yaratır, ısınmış gaz da X ışınları yayar.

1965’te bulunan Cygnus X-1, [72] bir kara delik içerdiği bilinen ilk astrofizik cismidir. Bu, dönen bir kara delikten ve bir kızıl devden oluşan bir çift yıldız sistemiydi.

Eğer kara delik bir çift yıldız sisteminin parçasıysa, o zaman normal yıldızdan kara deliğe doğru bir madde akışı olur. Madde akışı, açısal momentumun korunması prensibine bağlı olarak kara delik çevresinde “yığılım diski” denilen bir disk oluşturur. Bu disk maddesi kara deliğin yakınında, büyük kütleçekim potansiyeli altında müthiş sıcaklıklara ulaşmakta ve kara deliğin tarafımızdan fark

Kara delik ve bir yıldızdan oluşan bir çift yıldız sisteminde “akış”ların oluşumu. Yıldızdan çekilen gaz kara deliğe yaklaşırken, “akış”tan oluşan maddeyi üreten yığılım diskini yaratır.

edilebilmesini sağlayan X-ışınları yaymaktadır.

“Yığılım diski”yle “akış”lar oluşturan bir kara deliğin veya bir nötron yıldızının bulunduğu çift yıldız sistemlerine, galaksimiz ötesindeki (ekstragalaktik) ebveynleri denilebilecek kuasarlara ithafen mikrokuasar adı verilmiştir. Aslında her iki sınıftaki cisimler de aynı fiziksel süreçleri izlerler. Mikrokuasarlar içinde en fazla incelenmiş olanlarından biri 1994’de keşfedilmiş, “ışıktan hızlı” [73] “akış”ları olan GRS 1915+105’tir. [74]

Böyle akışların bulunduğu bir başka sistem de GRO J1655-40’tir. [75] Fakat bu ikincisinin mesafesi halen tartışmalı olduğundan, akışlarının ışıktan hızlı olmama olasılığı da bulunmaktadır.

Bir başkası da çok özel bir mikrokuasar olan SS 433’tür. [76]Bunun öyle sürekli akışları vardır ki, orada madde ışık hızının beşte biri civarındaki hızlarla yığın yığın yer değiştirmektedir.

Dev ve orta kara delik örnekleri

Toz diski ve dev kara delik (GL-2002-001188)

M87 galaksisinde “girişim aracı”yla gözlemlenmiş plazma akışı. Akış nedeninin galaksinin merkezinde bulunan, dönen bir dev kara delik yakınındaki yoğun manyetik alan olduğu sanılmaktadır.

Dev kara delik adayları öncelikle “aktif galaksi çekirdekleri” [77] ve radyoastronomlar tarafından 1960’lı yıllarda keşfedilen kuasarlardır. Dev kara deliklerin varlığına en büyük kanıt oluşturan gözlemler Sagitarius A adlı galaktik merkezin çevresindeki yıldızların yörüngeleri üzerinde yapılan gözlemlerdi. Bu yıldızların yörünge ve hızları hakkındaki gözlemler, bu “galaktik merkez”in [78] o bölgesinde dev kara delikten başka hiçbir kozmik cismin sözkonusu olamayacağını göstermekteydi. Bu keşfin ardından başka galaksilerde başka kara deliklerin bulunduğu saptandı.

Şubat 2005’de SDSS J090745.0+24507 [79] adlı dev bir mavi yıldızın galaksimizin kaçış hızının iki katı bir hızla, yani ışık hızının 0,0022’si kadar bir hızla Samanyolu galaksimizden çıkacak şekilde yol aldığı gözlemlendi. Hızı ve çizdiği yörünge incelendiğinde dev bir kara deliğin çekimsel etkisiyle fırlatılmış olduğu anlaşıldı.

Kasım 2004’de astronomlardan oluşan bir grup, galaksimizde orta kütleli ilk kara deliğin keşfedilmiş olduğunu açıklamışlardı. Yörüngesi galaksimizin merkezinden yalnızca üç ışık yılı uzaklıkta olan bu kara delik 1300 güneş kütlesi kadar bir kütleye sahipti ve yalnızca yedi yıldızdan oluşan bir yıldız kümesinde bulunuyordu. Bu yıldız kümesi, muhtemelen, vaktiyle büyük yıldızlardan oluşan ve merkezî kara delik tarafından yutularak ufalan bir yıldız kümesinin kalıntısıydı. [80]Bu gözlem, dev kara deliklerin, çevresindeki yıldızları ve diğer kara delikleri yuttukça büyüdükleri görüşünü desteklemektedir.

Bütün bunlar, muhtemelen yakın bir zamanda, LISA [81]adlı “uzay girişim aracı” vasıtasıyla yapılacak, sözkonusu sürecin çekimsel dalgalarının doğrudan gözlemiyle doğrulanabilecektir.

Haziran 2004’de astronomlar 12,7 milyar ışık yılı uzaklıktaki bir galaksinin merkezinde Q0906+6930 [82] adı verilen bir dev kara delik keşfettiler. [83] Büyük Patlama göz önüne alındığında, bu gözlem, galaksilerdeki dev kara deliklerin oluşum hızlılığının göreli bir fenomen olduğunu göstermektedir.

Tekillik kuramları

Kara delikler hakkındaki temel meselelerden biri hangi koşullar altında oluştukları meselesidir. İlk zamanlar, kara deliklerin oluşum koşullarının son derece özel olmasından dolayı, pek çok olma şanslarının çok az olduğu düşünülüyordu. Fakat, Stephen Hawking ve Roger Penrose’a borçlu olduğumuz bir dizi matematik teoremleri hiç de öyle olmadığını gösterdi. Kara deliklerin meydana gelmesi son derece farklı koşullarda oluşabilmekte olup, bir çeşitlilik gösteriyordu. Bu iki bilim adamının sözkonusu alandaki kuşkuya yer bırakmayan çalışma ve kuramları “tekillik kuramları” [84]olarak adlandırılmıştır. Bu kuramlar, 1970’li yılların başlarında, yani henüz kara deliklerin varlığını doğrulayan hiçbir gözlemin yapılmamış olduğu bir dönemde ortaya konulmuştur. Sonraki gözlemler, kara deliklerin evrende gerçekten çok sık bulunan cisimler olduğunu doğrulamış bulunmaktadır.

Çıplak tekillikler ve kozmik sansür

Bir kara deliğin merkezinde “çekimsel tekillik” [85]yer alır. Tüm kara delik türlerinde de bu tekillik dış alemden “olay ufku”yla “saklı”dır. Bugünkü fizik, çekimsel tekilliği tanımlamayı bilememektedir. Fakat bu pek fazla önem de taşımamaktadır ; çünkü bu tekillik, “olay ufku”yla sınırlanmış kuşağın içinde kalmakta ve dış alemin olayları üzerine etkide bulunmamaktadır. Bununla birlikte, bir ufukla çevrelenmiş olmaksızın mevcut olan bir tekilliğin bulunduğu “genel görelilik” denklemlerine matematik çözümler vardır, kinetik yük veya “kinetik moment”in belirli bir değeri aşması halinde Kerr veya Reissner-Nordström çözümlerinde sözkonusu olduğu gibi… Böyle bir durumda artık kara delikten söz edilemez (artık ufuk da, “delik” de yoktur), ancak “çıplak tekillik”ten [86]söz edilebilir. Parametrelerce belirlenen bu tür durumların incelenmesi pratikte son derece zordur; çünkü tekillik ortamını tahmin edebilmemiz imkânsızdır. Bugünkü evren bilgilerimizle çıplak tekillik meselesi hakkında fazla bir şey söylememiz mümkün değildir [87] veya en azından, 1990’lı yıllara kadar bu konuda fazla bir şey söylemek mümkün değildi.

O yıllara kadar Kerr veya Reissner-Nordström kara deliklerinin kinetik momentin veya elektriksel yükün dış katkısı yoluyla sözkonusu kritik değerlere ulaşamayacakları düşünülüyordu. Çünkü, özetle, kara deliğin yük/kütle ilişkisinin hep, tam kritik değere ulaşmadan önce “doygunluğa” ulaşacağı ve böylece hiçbir zaman kritik değere ulaşamayacağı düşünülüyordu. [88]

Bu temel kavram ve düşünceler İngiliz matematikçi Roger Penrose’u 1969’da, “kozmik sansür” [89] denilen hipotezi ortaya atmaya yöneltmiştir. Bu hipotez hiçbir fiziksel sürecin kozmosda çıplak tekillerin doğmasına imkân vermeyeceğini ileri sürmekteydi. Mümkün birkaç açıklama/formül içeren bu hipotez, Stephen Hawking’in evrende çıplak tekilliklerin oluşabileceğini savunan Kip Thorne ve John Preskill ile iddialaşmasına konu oldu. Nihayet 1991’de Stuart L. Shapiro ve Saul A. Teukolsky evrende çıplak tekilliklerin oluşabileceğini sayısal simülasyon yoluyla ortaya koydular. Birkaç yıl sonra da Matthew Choptuik çıplak tekilliklerin oluşabileceğini başka yollarla ortaya koydu. Bununla birlikte, bu kanıtlama çalışmaları, gözlem eksikliği olduğundan[90], evrende çıplak tekilliklerin oluşumuna ilişkin olarak emin olunması konusunda tam anlamıyla yeterli sayılamazlar. Bu durumda, mesele şöyle de özetlenebilir: Evet, evrende çıplak tekilliklerin olması mümkündür, fakat pratikte var oldukları şüphelidir. Sonunda Stephen Hawking, 1997 yılında, vaktiyle Kip Thorne ve John Preskill karşısında girmiş olduğu iddiayı kaybetmiş bulunduğunu itiraf etti.

Kara deliklerin entropisi

2007’ye kadar saptanmış kara deliklerden en büyük kütleye sahip M33 X-7

1971’de İngiliz fizikçi Stephen Hawking, hangi tür kara delikte olursa olsun, “olay ufku”nun yüzeyinin asla küçülmediğini gösterdi. Bu özellik, entropi (çözülüm, dağılım,yok oluş) rolünü oynayan yüzey bakımından, tümüyle “termodinamiğin ikinci yasası”nı [91] andırmaktadır. Klasik fizik çerçevesinde, termodinamiğin bu yasası bir kara deliğe madde göndererek ve böylece onun kozmozumuzda yok olmasını sağlayarak ihlal edilebilir.

Fizikçi Jacob Bekenstein kara deliğin (doğada doğrulanmamakla birlikte) ufuk yüzeyiyle orantılı olan bir entropiye sahip olduğunu öne sürmüştür. Bekenstein kara deliğin ışınım yaymamasından ve termodinamikle olan ilişkisinin, yalnızca bir benzerlik olup, özelliklerinin fiziksel bir tanımı olmamasından yola çıkıyordu. Bununla birlikte kısa bir süre sonra Hawking, “kuantum alan teorisi”ne [92] dayalı bir hesaplamayla, kara deliklerin entropisi hakkındaki sonucun, basit bir benzerlikten ibaret olmayıp, “kara deliklerin ışınımı”na (Hawking ışınımı) [93] bağlı bir ısıyı tanımlamasının mümkün olduğunu gösterdi.

Kara deliklerin termodinamik denklemleri kullanıldığında, öyle görünüyor ki, kara deliğin entropisi ufkunun yüzeyiyle orantılı bulunmaktadır. [94] Bu, “de Sitter evreni” [95] gibi bir ufuk içeren “kozmolojik örnekler” [96] bağlamında da uygulanabilecek evrensel bir sonuçtur. Buna karşılık, bu entropinin “mikrokanonik topluluk” [97] bakımından açıklanması çözülememiş bir problem olarak kalmaktadır, her ne kadar “string kuramı” [98] kısmi yanıtlar getirmeyi başardıysa da…

Daha sonra kara deliklerin azami entropi cisimleri olduğunu, yani belirli bir yüzeyle sınırlı bir uzay bölgesinin azami entropisinin aynı yüzeye sahip bir kara deliğin entropisine eşit olduğunu gösterdi. [99][100] Bu saptama fizikçilerden önce Gerard ’t Hooft’u ve daha sonra Leonard Susskind’ı “holografi ilkesi” [101] kavramını ortaya atmaya yöneltti. Bu kavramın dayandığı esas şöyle açıklanabilir: Nasıl bir hologram bir hacimle ilgili enformasyonları basit bir yüzey üzerinde kodlayabiliyor ve böylece o yüzden hareketle üç boyutlu bir kabartma etkisi sağlayabiliyorsa, aynı şekilde, uzaydaki bir bölgenin yüzeyinin tanımı da o bölgenin içeriğiyle ilgili tüm enformasyonu yeniden oluşturmaya imkân sağlamaktadır.

Kara deliklerin entropisinin keşfi, böylece, kara delikler ile termodinamiğin ve “kara delikler termodinamiği”nin[102] arasında son derece derin benzeşim ilişkilerinin kurulmasına olanak sağlamıştır ki, bu da “kuantum çekimi” [103] kuramının anlaşılmasına yardımcı olabilecektir.

Kara deliklerin buharlaşması (yok olması) ve Hawking ışınımı

Kara delikler evrendeki en kararlı ve en uzun ömürlü cisimler olmalarına rağmen, sonsuza dek yaşayamazlar, Hawking ışınımı yaparak çok yavaşça enerjilerini kaybederler. Hawking ışınımı elimizdeki teknoloji ile saptanabilecek bir ışınım değildir.

1974’de Stephen Hawking “kuantum alan teorisini” [104] “genel görelilik”teki “eğrilmiş” uzayzamana uyguladı ve klasik mekanik tarafından öngörülenin aksine, kara deliklerin aslında, günümüzde “Hawking radyasyonu” [105]adıyla bilinen bir ışınım (termik ışınıma yakın bir ışınım) yaymakta olduğunu keşfetti. [106] Şu halde kara delikler tümüyle “kara” değildi, yani yaydıkları bir şeyler de vardı.Fakat kara delikler, bugünkü bilgilerimize göre, özellikleri gereği, başka ışıma yapamazlar, çünkü yüzeylerindeki kaçış hızı ışık hızından yüksektir. Kara deliğin yüzeyinde bir fener yakabilseydik, fenerin ışığı çekiminin etkisi ile kara delik yüzeyine geri bükülecekti.

Hawking radyasyonu bir “kara cisim”in [107] spektroskopisine denk düşmektedir. Bu durumda, kara deliğin boyuyla ters orantılı olan ısısı bunla ilişkilendirilebilecekti.[108] Bu bakımdan, kara delik nicelik olarak büyüdükçe, ısısı düşmektedir. Merkür gezegeni kadar kütleli bir kara delik CMB [109] ışınımınkine (bir elektromanyetik ışınım türü) eşit bir ısıya (yaklaşık 2,73 kelvin) sahiptir. Kara deliğin kütlesi, ısısı, enerji kaybı ve Hawking radyasyonu arasındaki ilişki kara deliğin kütlesi arttıkça ısısının giderek düşmesine neden olmaktadır. Böylece, bir yıldızsal kara deliğin ısısı birkaç mikrokelvine kadar düşmektedir ki bu da “buharlaşma”sının [110] (yok olma, Hawking radyasyonu) doğrudan saptanmasını gitgide olanaksız kılmaktadır. Bununla birlikte kütlesi pek büyük olmayan kara deliklerde ısı daha yüksek olmakta ve buna bağlı enerji kaybı, kütlesinin kozmolojik basamaklardaki değişimlerinin anlaşılmasına olanak vermektedir. Böylece, birkaç milyon tonluk bir kara delik “kozmosun şu anki yaşı”ndan [111] daha az bir sürede buharlaşacaktır. Kara delik “buharlaşırken” de daha küçük hale gelecek ve dolayısıyla ısısı daha artacaktır. Bazı astrofizikçiler kara deliklerin tümüyle “buharlaşma”sının bir gama ışınları dalgası üreteceğini düşünmektedirler. Bu düşünce, küçük kütleli kara deliklerin varlığının onaylanması anlamına gelmektedir. Bu durumda “ilksel kara delik”lerin varlığı sözkonusu olmaktadır. Günümüzde bu olasılık, INTEGRAL [112] adlı Avrupa uydusunun sağladığı veriler üzerinde araştırılmaktadır. [113]

Enformasyon paradoksu

İki kara deliğin birleşmesi.

21. yüzyıl’ın başından beri henüz çözülememiş temel fizik meselelerinden biri, ünlü enformasyon paradoksudur. “Saçsızlık kuramı” [114] nedeniyle, kara deliklerin içine girmiş olanları a posteriori olarak saptamak mümkün değildir. Bununla birlikte kara delikten uzaktaki bir gözlemcinin bakış açısından düşünülürse, enformasyon tümüyle yok olmuş da sayılamaz; çünkü vaktiyle kara deliğe düşmüş durumda bulunan madde, ışık yılı uzaklıklar göz önünde bulundurulursa, gözlemci tarafından henüz görülebilmektedir. [115] Şu halde kara deliği oluşturan enformasyon kayıp mıdır, değil midir?

Bir “kuantum çekimi kuramı”nın olmasını gerekli kılan bu konudaki düşünceler, kara deliğin sadece ufkuna yakın uzaya bağlı entropiyle sınırlı ve bitmiş bir niceliğin var olabileceğini öne sürmektedir. Kara deliğe düşen madde ve enerjinin her türlü entropisi göz önünde bulundurulurken “Hawking ışınımı” değişkenliğinden ziyade, ufuk entropisi değişkenliği daha tatminkar görünmektedir. Yine de pek çok mesele açıklığa kavuşmamış durumda ortada durmaktadır, özellikle kuantum konusunda.

Solucan delikleri

Ana madde: Solucandeliği

Bir kurt deliğinin şeması.

Genel görelilik evrendeki kara deliklerin birbirleriyle bir şekilde irtibat halinde olduklarını göstermektedir. Bu yapıda kara delikleri birbirlerine bağlayan koridorlar alışılmış adıyla “kurt delikleri” [116] (meyve kurdu), solucan delikleri veya nadir kullanımıyla Einstein-Rosen delikleri olarak belirtilmektedir. Bu konudaki düşünceye göre, kara delikler bir başka evrene açılmaktadır veya bu ikinci evrene geçiş kapılarıdır. Kara delikleri birbirine bağlayan sözkonusu koridorlar bir elmanın içindeki kurdun yolunu andırır biçimde düşünüldüğünden, sözkonusu koridorlara “kurt deliği” adı verilmiştir. Evrende pek çok kara deliğin var olduğu göz önünde bulundurulduğunda, uzayın birbiri içine geçmiş sayısız tünellerden oluştuğu sonucuna varılır. Zaman ve ışık-yılı uzaklıkları hiçe sayarak kozmozda “zıplama”lara olanak veren bu kurt delikleri ister istemez bilim-kurgu yazarlarına esin kaynağı olmuştur.

Kozmosun tünellerle dolu bu yapısı genel görelilik tarafından doğrulanmakla birlikte, astrofizik bağlamda, pratikte bu tünellerdeki yolculuklar şimdilik imkânsız gibi görünmektedir; çünkü bilinen hiçbir süreç bu yolculukları yapabilecek nesnelerin oluşumunu ayabilir gibi görünmemektedir. [117]

Filmlerde

  • The Black Hole (1979),Gary Nelson, Walt Disney Productions
  • Event Horizon (1997), Paul W.S. Anderson.
  • Sphere (1998), Barry Levinson.
  • The Void (2001), Gilbert M. Shilton.
  • Donnie Darko (2001), Richard Kelly.
  • Star Wars, (Sistemin iki güneşinden biri kara delik tarafından yutulur.)
  • Thor (2011),(Thor’un Dünya’ya gelirken geçtiği kapı.)
  • İntikamcılar (2012), (Iron Man’in füzeyi yönlendirdiği delik.)
  • Star Trek (2009), J. J. Abrams (Vulcan Gezegeninin karadelik tarafından yutulması)

Televizyon dizilerinde

Müzikte

Ayrıca bakınız

Dış bağlantılar

Kitaplar

  • Kip S. Thorne, Trous noirs et distorsions du temps, Champs Flammarion, 1994. (ISBN 978-2-08-211221-5)
  • Jean-Pierre Luminet, Les trous noirs, Points, coll. Sciences, 1992. (ISBN 978-2-02-015948-7)
  • Jean-Pierre Luminet, Le destin de l’univers — Trous noirs et énergie sombre, Fayard, coll. Le temps des sciences, 2006. (ISBN 978-2-213-63081-6)
  • Stephen Hawking, Roger Penrose, La nature de l’espace et du temps, Folio essais, 1996. (ISBN 978-2-07-074465-7)
  • Isaac Asimov, Trous noirs — l’explication scientifique de l’univers en contraction, éd. L’étincelle, 1978.
  • Stephen Hawking, Une brève histoire du temps, (1999) (ISBN 978-2-08-081238-4)
  • Jacob Bekenstein, Of Gravity. Black Holes and Information, Di Renzo Editore, 2006, (ISBN 88-8323-161-9).

Makaleler

  • Les trous noirs, dossier Hors Série du magazine « Pour la Science », 1997 (ISSN 01534092).
  • Aurélien Barrau et Gaëlle Boudoul, Où sont passés les trous noirs primordiaux, article du magazine « La recherche », 2004

Teknik kitap ve makaleler

  • Edwin F. Taylor & John A. Wheeler, Exploring black holes: introduction to general relativity, Benjammin/Cummings (2000) (ISBN 0-201-38423-X).
  • Subrahmanyan Chandrasekhar, The mathematical theory of black holes, Oxford University Press (1983) (ISBN 0-19-850370-9).
  • Kip Thorne, Richard H. Price & Douglas Alan Macdonald, Black holes : the membrane paradigm, Yale University Press, New Heaven (1986) (ISBN 0-300-03769-4)
  • Stuart Louis Shapiro & Saul Arno Teukolsky, Black holes, white dwarfs and neutron stars : the physics of compact objects, John Wiley, New York (1983). (ISBN 978-0-471-87316-7)
  • Robert M. Wald, General Relativity, University of Chicago Press, 1984, 498 pages (ISBN 0-226-87033-2).
  • D. Kramer, Hans Stephani, Malcolm Mac Callum & E. Herlt, Exact solutions of Einstein’s field equations, Cambridge University Press, Cambridge, Angleterre, 1980, 428 pages (ISBN 0-521-23041-1).

Tarihsel kitaplar

  • Brandon Carter ; Half century of black-hole theory : from physicists’ purgatory to mathematicians’ paradise, dans : L. Mornas (ed.) ; « Encuentros Relativistas Espanoles: A Century of Relativity Theory », Oviedo (2005).

Notlar ve kaynaklar

Hubble düzeni

Hubble düzeni 3 geniş sınıflara düzenli galaksiler böler eliptikler , merceksi vitrinlerin ve spiraller – görünümlerinin (başlangıçta üzerine dayanan fotoğraf plakaları ). Dördüncü sınıf bir ile gökada içeren düzensiz bir görünüm. Bu gün için, Hubble sıra profesyonel astronomik araştırma ve hem de, galaksilerin sınıflandırılması için en yaygın kullanılan sistemdir amatör astronomi .

Galaksilerin Sınıfları:

Eliptikler:

Dev eliptik galaksi ESO 325-G004.Solda (dizisi genellikle çizilir anlamında) yalan eliptikler . Eliptik galaksilerin pürüzsüz, özelliksiz, ışık dağılımları var ve fotoğraf görüntüleri de elips olarak görünür. Onlar bir tamsayı ardından, E harfi ile gösterilir gökyüzünde elips kendi derecesini temsil eden. Kural gereği, elips olarak tanımlanan yakın tamsayıya, yuvarlanır galaksinin on kat elips olduğunu uzunlukları yarı-büyük ve yarı-küçük eksen ile bir elips için ve sırasıyla. Elips yakın dairesel (E0) galaksiler çok diyagramı sol yer ile, soldan Hubble diyagramında sağa doğru artar. O gökyüzünde bir galaksinin elips sadece dolaylı gerçek 3 boyutlu şekil (at görüntülerse yüz veya eliptik görüntülerse örneğin, düzleştirilmiş, discus-şekilli gökada neredeyse yuvarlak görünebilir ilgili olduğunu not etmek önemlidir bir açı). Observationally, en düzleşmiş eliptik galaksiler ellipticities var e = 0.7 (E7 gösterilir). Bu onların olmanın gerçekten tutarlı elips yerine açıları bir dizi seyredilir diskleri daha yapılar.

Eliptik galaksiler örnekler: M49 , M59 , M60 , M87 , NGC 4125 .

Ayrıca bakınız: Eliptik GökadaSpiraller

Fırıldak Gökadası (Messier 101/NGC 5457): Bir sarmal gökada Hubble dizisi tipi Scd olarak sınıflandırılır

Çubuklu sarmal gökada NGC 1300 : Bir tür SBbcHubble sıra diyagramı sağ tarafında kapsayan iki paralel dalları sarmal gökadalar . Bir sarmal gökada düzleştirilmiş oluşur diski ile, yıldız bir (genellikle iki kollu) oluşturan sarmal yapısı ve olarak bilinen yıldızlı merkezi bir konsantrasyon çıkıntı . Tüm spiraller kabaca yarısı da sarmal kollarında başladığı ucundaki, merkezi şişkin uzanan, bir bar-benzeri bir yapıya sahip görülmektedir. Alt dalı sembolü SB verilen men spiraller, içerirken, tuning-çatal şemada, düzenli spiraller üst şube işgal ve S harfi ile gösterilir. Spiraller Her iki tip daha da spiral yapıların detaylı görünüşlerine göre alt gruba ayrılır. Bu bölümler birinin üyelik aşağıdaki gibidir, morfolojik tipi için daha düşük bir harf ile eklenmesi ile gösterilir:

Sa (SBA) – sıkıca sarılmış, düzgün silah; geniş, parlak merkezi şişkinSb (SBB) – Sa (SBA) göre daha az sıkı yara spiral kolları; biraz sönük şişkinliğiKüçük, sönük şişkinlik; – Sc (SBC) gevşek açıkça bireysel yıldız kümeleri ve bulutsular bir karar spiral kolları, yaraHubble ilk spiral galaksinin üç sınıf nitelendirdi. Bu uzatıldı de Vaucouleurs dördüncü sınıf dahil etmek:

Sd (SBD) – çok gevşek-yara, bölük pörçük kollar; parlaklığı en kollarda şişlik olduğunuArasında sıkı bir parçası birlikte de Vaucouleurs sistemi sınıflandırma, Sd sınıf sıklıkla Hubble sırayla eklenir. Temel spiral tipleri görünüm ince ayrımlar etkinleştirmek için uzatılabilir. Örneğin, kimin görünümü yukarıdaki sınıfların ikisi arasında orta bir sarmal gökadalar genellikle ana galaksi türü (Sb ve Sc arasında ara bir gökada için example56 SBC için) 2 küçük harfler ekleyerek tanımlanır.

Kendi Samanyolu’nun genellikle iyi tanımlanmış kolları olan bir çubuklu sarmal yaparak, SBB olarak sınıflandırılır. Biz sadece bizim galaksimizin dışındaki bir gözlemci için nasıl görüneceğine çıkarsayabileceğimiz Ancak, bu sınıflandırma biraz belirsiz.

Düzenli sarmal gökadalar örnekler: M31 (Andromeda Galaksisi), M74 , M81 , M104 (Sombrero Gökadası), M51a (Whirlpool Galaxy), NGC 300 , NGC 772 .

Çubuklu sarmal gökadalar örnekler: M91 , M95 , NGC 1097 , NGC 1300 , NGC1672 , NGC 2536 , NGC 2903 .

Ayrıca bakınız: Spiral galaksiMerceksi vitrinlerin

Mil Galaxy (NGC 5866), belirgin bir toz bulutu ile bir merceksi galaksi Draco takımyıldızı .Iki sarmal kol, eliptik şube karşılamak Hubble diyapozon merkezinde olarak bilinen galaksilerin bir ara sınıf yatıyor merceksi vitrinlerin ve sembolü S0 verildi. Bu galaksilerin parlak bir merkez oluşur şişkinliği bir görünüm olarak benzer, eliptik galaksinin uzatılmış, çevrili, diski benzeri bir yapı. Aksine sarmal gökadalar , merceksi gökadaların diskler görünür sarmal yapıya sahip ve aktif olarak herhangi bir önemli miktarda yıldızlar oluşturan değildir. Şişkinlik bileşen genellikle bir merceksi galaksi ışık baskın kaynağıdır.

Yüz on merceksi vitrinlerin gibi pek çok galaksilerin sınıflandırılması belirsiz hale tipi E0 arasında eliptikler ayırt etmek zordur. , Yandan bakıldığında, belirgin toz şeritleri, bazen görünür soğurma disk yıldızlı ışığa karşı.

Hubble gökada sınıflandırma şemasının ilk yayınlandığı zaman, merceksi galaksinin varlığı tamamen varsayımsal oldu. Hubble onlar yüksek düzleşmiş eliptik ve spiral arasında bir ara aşama olarak gerekli olduğuna inanıyordu. Daha sonra gözlem (diğerlerinin yanı sıra Hubble kendisi tarafından) doğru olduğu Hubble’ın inancını gösterdi ve S0 sınıf tarafından Hubble dizisinin kesin fuar dahil edildi Allan Sandage .

Lenticular ve spiral galaksiler, birlikte ele alındığında, genellikle olarak adlandırılır diski galaksiler .

Merceksi galaksiler örnekler: M85 , M86 , NGC 1316 , NGC 2787 , NGC 5866 (Spindle Galaxy), A Erboğa .

Ayrıca bakınız: Lenticular galaksiIrregulars

Büyük Macellan Bulutu (BMB) – ve cüce düzensiz GalaxyOnlar düzenli bir yapı (disk benzeri veya elipsoid ya) olduğundan, Hubble dizisi sığmayan Galaksiler, denir düzensiz galaksiler . Hubble düzensiz gökada iki sınıf tanımlanmıştır:

Irr Ben galaksiler asimetrik profiller var ve merkezi bir şişkinlik veya belirgin spiral yapısı yoktur; bunun yerine genç yıldız birçok bireysel kümeleri içerenIrr II galaksiler pürüzsüz, asimetrik bir görünüşe sahip ve açıkça tek yıldızlar ya da yıldız kümeleri bir karar değildirHubble dizisi onun uzantısı olarak, de Vaucouleurs sonra Irr ben galaksiler ‘Macellan çeteleri’ olarak adlandırılan Macellan Bulutları Hubble içinde Irr I. bir soluk sarmal yapısının keşfi sınıflandırılan Samanyolu’nun iki uydu – Büyük Macellan Bulutu led de Vaucouleurs daha LMC gibi, spiral yapı (bu sembolü Sm verilmiştir) ve bu gibi belirgin bir yapıya sahip olanlar için bazı kanıtlar gösteriyor ki, bu içine düzensiz galaksiler bölmek Küçük Macellan Bulutu (Im gösterilir). Genişletilmiş Hubble sahnesinde, Macellan çeteleri genellikle Hubble diyapozon spiral dal sonunda yerleştirilir.

Düzensiz galaksiler örnekler: M82 , NGC 1427A , Büyük Macellan Bulutu , Küçük Macellan Bulutu .

Ayrıca bakınız: Düzensiz gökadaFiziksel önemi

Spiral ve düzensiz galaksiler “geç türleri” olarak anılacaktır iken eliptik ve merceksi galaksiler sık, “erken-tipi” galaksiler olarak birlikte anılır. Bu isimlendirme Hubble dizisi sözde yansıtmak için tasarlanmıştı ki, ortak, ancak yanlış inancın kaynağı olan evrimsel gelen dizisi, eliptik galaksiler ile merceksi vitrinlerin birine çubuklu veya düzenli spiraller . Aslında, böyle bir Hubble yorumlanması olduğunu ima başlangıcından itibaren açıktı:

Isimlendirme, o vurgulandığı, sıradaki konumunu ifade eder, ve temporal çağrışımlar kişinin zararına yapılmaktadır. Tüm sınıflandırma tamamen ampirik ve evrim teorileri halel getirmez …

Evrimsel tabloyu sarmal gökadalar diskler birçok genç ev olduğu gözlenmektedir gerçeği ile kilo ödünç gibi görünüyor yıldız ve aktif bölgeler yıldız oluşum eliptik galaksiler ağırlıklı olarak eski yıldız popülasyonlarının oluşur ise,. Aslında, mevcut kanıtlar karşısında önerir: Erken Evren sarmal ve düzensiz gökadalar hakim gibi görünüyor. O anda tercih resimde galaksi oluşumu , bugünkü eliptikler bu eski yapı taşları arasındaki birleşme sonucu oluşmuştur. Lenticular galaksiler ayrıca, gaz devam eden yıldız oluşumu için yakıt bırakarak götürülen olmuştur sarmal gökadalar, evrimleşmiş olabilir.

Hubble programının ortak bir eleştiri sınıflara galaksiler atama kriterleri farklı sınıflar (deneyimli gözlemciler genellikle tek bir Hubble türünden daha az içinde kabul etmiş, ancak) galaksiler atama farklı gözlemciler yol, öznel olmasıdır. Farklı sınıflandırma kriterleri de birbirleriyle kavgalı olabilir: örneğin, bir daha baskın şişkinliği bileşeni her zaman daha gevşek-yara spiral kolları ile el-ele geçmez. Hubble sınıflandırma şemasının bir başka eleştiri iki boyutlu görüntüde bir galaksinin görünümünü dayalı sınıfların dolaylı olarak galaksilerin gerçek fiziksel özellikleri ile ilgilidir ediliyor olmasıdır. Özellikle, sorunlar nedeniyle ortaya çıkan yönelimi galaksilerin değişikliklerin görünümünü bağlı çünkü görsel sınıflandırmalar soluk veya uzak galaksileri için daha az güvenilir olduğu için, efektler (bakıldığında aynı gökada olarak yüz-on yerine, kenarları çok farklı görünüyor), ve ilgili dalga boyu da gözlemlenmiştir edildiği ışık. Bununla birlikte, Hubble dizisi hala yaygın alanında kullanılan gökadalararası astronomi bilinen ve Hubble türleri korelasyon gibi luminosities, renkler, kitleler (yıldız ve gaz) ve yıldız oluşumu oranları gibi galaksilerin birçok fiziksel ilgili özellikleri ile.

Ayrıca bakınız

Edwin HubbleGerard de VaucouleursGalaxy renk-kadir diyagramıGalaxy morfolojik sınıflamasıReferanslar

^ Hubble, EP (1926). . “Extra-galaktik bulutsu” Washington Wilson Dağı Gözlemevi / Carnegie Enstitüsü katkıları 324 : 1-49. Bibcode 1926CMWCI.324 …. 1H . ^ Hubble, EP (1926). “Ekstra-galaktik bulutsu”. Astrophysical Journal 64 : 321-369. Bibcode 1926ApJ …. 64 .. 321H . DOI : 10.1086/143018 . ^ Hubble, EP (1927). “Spiral Bulutsular Sınıflandırılması”. Gözlemevi 50 : 276. Bibcode 1927Obs …. 50 .. 276H . ^ Hubble, EP (1936). Nebulaların Bölgesi . New Haven:. Yale University Press ISBN  36.018.182 . ^ Binney, J. ;. Merrifield, M. (1998) Galaktik Astronomi . Princeton. Princeton University Press ISBN  978-0-691-02565-0 . ^ de Vaucouleurs, G. , Oemler, Augustus, Jr, Kasap, Harvey R., Gunn, James E. (1959). “Sınıflandırma ve Dış Galaksiler morfolojisi.” Kıl der Physik 53 : 275. Bibcode 1959HDP …. 53. .. 275D . ^ Graham, A.; Worley, C. (Ağustos 2008). “Eğim ve tozdan düzeltilmiş galaksi parametreleri: şişkinliği-to-disk oranı ve boyut-parlaklık ilişkileri”. Royal Astronomical Society Aylık Bildirimler 388 (4):. 1708-1728 Bibcode 2008MNRAS.388.1708G . DOI : 10,1111 / j .1365-2966.2008.13506. x . ^ Sandage, A. (1975). “Sınıflandırma ve Doğrudan Fotoğraf Elde Edilen Gökadalar Stellar İçerik” . A. Sandage. Yılında Galaksiler ve Evren . M. Sandage ve J. Kristian . 2007-11-20 alındı . ^ Longair, MS (1998). Galaxy oluşumu . New York:. Springer ISBN  3-540-63785-0 . ^ de Vaucouleurs, G. , Oemler, Augustus, Jr, Kasap, Harvey R., Gunn, James E. (1955). “Macellan Bulutları Çalışmaları Büyük Bulut I. boyutu ve yapısı..” Astronomical Journal 160 : 126-140. Bibcode 1955AJ ….. 60 .. 126d . DOI : 10.1086/107173 . ^ Baldry, IK (2008). “Hubble Galaxy adlandırılması”. Astronomi ve Jeofizik 49 (5):. 5.25 Bibcode 2008a & G. … 49E .. 25B . DOI : 10.1111/j.1468-4004.2008.49525.x . ^ Dressler, A.; Oemler, A., Jr; Kasap, HR Gunn, JE (Temmuz 1994). “Uzak küme gökadaların morfolojisi 1:. CL 0939 4713 HST’si gözlemler.” Astrophysical Journal dergisinde 430 (1):. 107-120 Bibcode 1994ApJ … 430 .. 107D . DOI : 10.1086/174386 . ^ Roberts, MS; Haynes, MP (1994). “Hubble Sıra boyunca Fiziksel Parametreler”. Astronomi ve Astrofizik Yıllık Yorumları 32 (1): 115-152. Bibcode 1994ARA & A. .32 .. 115R . DOI : 10.1146/annurev.aa.32.090194.000555 .

Dış bağlantılar

Galaksiler ve Evren – galaksi sınıflandırma için bir girişNear-Infrared Galaxy Morfoloji Atlas , TH JarrettSpitzer Kızılötesi Yakın Gökada Araştırması (Sings) Hubble Tuning-Çatal , Sings Spitzer Uzay Teleskobu Bilim Mirası ProjesiGalaxy Zoo – Galaxy sınıflandırma katılımı proje.

Kaynakça

Not: Bundan bir şey anlamayanlar bunu okuyabilir:

Not: En kısa zamanda çevirmeye çalışacağım. Bana çevirmek için yardımcı olursanız sevinirim.

Hubble düzeninde gökadalkar sarmal, eliptik ve düzensiz olmak üzere üç kısımda incelenir. Sarmal gökadalar S ile eliptik gökadalar ise E ile simgelenir. Eliptik gökadalar E0’dan E7’ye kadar dağılım gösterirken, sarmal gökadalar Sa’dan (sıkı sarmal) Sc’ye (gevşek sarmal) sıralanır. Burada S0, eliptik ile sarmal gökada arasındaki geçiş sınıfıdır. (Ville Koistinen)

Hubble düzeninde gökadalkar sarmal, eliptik ve düzensiz olmak üzere üç kısımda incelenir. Sarmal gökadalar S ile eliptik gökadalar ise E ile simgelenir. Eliptik gökadalar E0’dan E7’ye kadar dağılım gösterirken, sarmal gökadalar Sa’dan (sıkı sarmal) Sc’ye (gevşek sarmal) sıralanır. Burada S0, eliptik ile sarmal gökada arasındaki geçiş sınıfıdır. (Ville Koistinen)

Biçimsel galaksi sınıflaması ya da biçimsel gök ada sınıflaması, gök bilimcilerin gök adaları görünüşlerine göre gruplara ayırdıkları bir sınıflama sistemidir. Bu sistem içinde kullanılan çeşitli şemaların en bilineni, Edwin Hubble‘ın bulduğu ve Gérard de Vaucouleurs ile Allan Sandage‘ın geliştirdiği Hubble düzenidir.

Galaksiler Hubble düzeni olarak adlandırılan yaygın bir biçimsel sınıflandırmaya göre üç ana sınıfta sınıflandırılırlar: Eliptik, sarmal (spiral) ve düzensiz. Bu sınıflandırma tümüyle galaksilerin gözle görülen biçimlerine dayanır. Fakat bu sınıflandırma esas alındığında,etkin galaksilerdeki çekirdek etkinliği ya da starburst galaksilerinde önem taşıyan “yıldız doğum oranı” gibi, galaksilerin bazı önemli karakteristikleri gözardı edilmiş olur.[43] Bir galaksinin en yoğun kısmı çekirdeğidir. Gaz miktarı ve yıldız sayısı galaksinin merkezine doğru gittikçe artar.

Hubble düzeni, Edwin Hubble tarafından 1925 yılında geliştirilmiş bir gök ada sınıflandırma düzenidir. Biçimi dolayısıyla çatal (İngilizcetuning fork) olarak da anılır.

Eliptik galaksiler

Eliptik galaksiler görüş açısından bağımsız olarak, gerçekten elips biçimine sahip galaksilerdir. Hubble düzenine göre eliptik galaksiler daire biçimine yakınlıktan aşırı ovalliğe kadar uzanan bir yelpaze içinde kodlanır ya da adlandırılırlar. Bu yelpaze içinde daire biçimine en yakın eliptik galaksiler E0 olarak, en basık ya da en oval olanlar ise E7 olarak adlandırılır. Genellikle küçük yapılı, nispeten yıldızlararası maddesi fazla olmayan galaksilerdir.

Bu galaksilerde yeni yıldız doğum oranı çok düşüktür, yani yıldız doğumlarının durduğu veya en aza indiği galaksiler olarak düşünülebilirler; dolayısıyla açık kümelere çok az derecede sahiptirler. Bu galaksiler, ortak kütleçekim merkezini esas alan, rastgele sayılabilecek yörüngelerde dönen evrimleşmiş yaşlı yıldızların baskın (çoğunlukta) olduğu galaksilerdir. Bu bakımdan çok daha küçük olan küresel yıldız kümeleri ile bazı benzerlikler taşırlar.[44][45] Buna karşılık en büyük galaksiler “dev eliptik galaksiler”dir. Dev eliptik galaksiler genellikle büyük galaksi kümelerinin çekirdekleri yakınında bulunurlar.[46]

Sarmal galaksiler

Sombrero Galaksisi, bir çubuksuz sarmal galaksi örneği

Evrendeki galaksilerin büyük bir çoğunluğu sarmal galaksilerden oluşur. Nispeten yüksek düzeyde açısal hıza sahiptirler. Sarmal galaksiler, dönen bir yıldızlar diskinden, yıldızlararası ortamdan ve genellikle daha yaşlı yıldızlardan meydana gelmiş bir şişkinlikten oluşur. Etrafı teker adlı yıldızlar topluluğu tarafından sarılı bu karın ya da çekirdek kısmından dışarı doğru nispeten parlak kollar uzanır. Hubble düzeninde sarmal galaksiler S harfiyle kodlanır; bu S harfinin yanına galaksinin bazı özelliklerini belirtmek üzere küçük harfler (a, b, c) eklenir. Bu ek harfler kolların sıkılık ya da dallanmadaki dağınıklık derecesini ve merkezî karın ya da çekirdeğin boyut durumunu gösterir. Örneğin Sa sınıfındaki galaksilerde çekirdek büyüktür, kollar ise belirsizce yayılmıştır. Sc sınıfında ise çekirdek küçüktür ve açılmış kollar ise belirgindir.[47]

Sarmal galaksiler adlarını yıldızların oluştuğu parlak kollarına borçuludurlar. Sarmal galaksilerde kollar, merkezden dışa doğru logaritmik spiral biçimine yakın bir spirallik göstererek açılırlar. Bu, yıldızlar kitlesinin tekbiçimli dönüşüyle oluşan sapmalardan kaynaklanan bir çalkantının varlığını gösterir. Yıldızlar gibi kollar da merkez çevresinde dönmekle birlikte, kollar sabit açısal hızla dönerler. Bu şu anlama gelir: Yıldızlar hareketleri sırasında bu kollara girip çıkarlar ve galaksi merkezine yakın yıldızlar ile kollardaki yıldızların hızları aynı değildir[kaynak belirtilmeli].

NGC 1300, bir çubuklu sarmal galaksi örneği

Günümüzde galaksilerin sarmal kolları yoğunluk dalgası teorisi‘yle maddenin geçici olarak artması veya sıkışması şeklinde yorumlanmaktadır. Yıldızlar bir kol vasıtasıyla yer değiştirirlerken her yıldız sisteminin uzay hızı daha yüksek yoğunluktaki maddelerinkütleçekim kuvvetiyle değişikliğe uğratılır. İşte, yolda art arda giden otomobillerin yavaşlamasıyla oluşan harekete veya okyanustaki dalga hareketine benzetilen bu etki, galakside yoğunluk dalgalarını oluşturmaktadır[kaynak belirtilmeli].

Sarmal galaksilerin çoğunda, çekirdeği bir uçtan diğerine kateden, yıldızlardan oluşmuş çubuk biçiminde bir oluşum bulunur.[48]Çubuklu sarmal galaksiler denilen bu sınıftaki galaksiler Hubble düzeninde, ardından kolların durumunu belirten bir küçük harfin (a, b, c) geldiği SB kodlamasıyla gösterilir. Çekirdekteki çubuğun çekirdekten dışarı doğru hareketlenen bir yoğunluk dalgası nedeniyle, bazen de bir başka galaksinin gelgit etkisi nedeniyle meydana gelen geçici bir oluşum olduğu düşünülmektedir.[49] İçinde bulunduğumuz Samanyolu Galaksisi de bir çubuklu sarmal galaksidir;[50] yaklaşık 30 kiloparsek yarıçapında ve bir kiloparsek kalınlıktadır. Yaklaşık 200 milyar yıldız içermekte olup kütlesi Güneş’inkinin yaklaşık 600 milyar mislidir.[51][52] Samanyolu Galaksisi 4 kısımda ele alınır: Karın, ince teker, kalın teker, hale. Disk çapı yaklaşık olarak yüz bin ışık yılıdır. İçerdiği 200 milyar yıldızın büyük çoğunluğu, diskin merkezinde toplanmıştır[kaynak belirtilmeli].

Diğer biçimler

Hoag nesnesi, bir halkalı galaksi örneği

“Tuhaf galaksiler” diğer galaksilerle gelgit etkileşimlerinden kaynaklanan alışılmamış özellikler gösteren galaksilerdir. Çıplak bir çekirdek ile çekirdeği çevreleyen, yıldızlardan oluşmuş bir halka ve yıldızlararası ortamdan oluşan “halkalı galaksi” buna bir örnek olarak gösterilebilir. Halkalı galaksinin bir sarmal galaksinin çekirdeğinden küçük bir galaksinin geçmesi halinde oluştuğu düşünülmektedir.[53] Andromeda Galaksisi’nın başından da böyle bir olay geçmiş olması muhtemeldir; çünkü kızılötesi ışın tekniği yardımıyla bu galaksinin çokhalkalı bir yapılanma gösterdiği saptanmıştır.[54]

NGC 5866, bir merceksi galaksi örneği. (NASA/ESA)

Bir “merceksi galaksi” (İng. lenticular galaxy) eliptik galaksi ile sarmal galaksi arasında kalan bir biçimde olup her iki galaksi sınıfının özelliklerine de sahiptir. Bu sınıftakiler Hubble düzeninde S0 olarak kodlanırlar. Belirsiz spiral kolları olmasının yanı sıra yıldızlardan oluşan eliptik bir halesi vardır.[55] Çubuklu merceksi galaksiler ise Hubble düzeninde SB0 olarak kodlanır. Bütün bu sınıflardan başka, eliptik ve spiral bir biçim altında sınıflandırılması pek mümkün olmayan bazı galaksiler daha bulunmaktadır ki, bunlar düzensiz galaksi olarak adlandırılır ve Irr I ya da Irr II olarak kodlandırılırlar. Bunlardan Irr I olarak kodlananlar düşük düzeyde bir yapılanma gösterirlerse de bu yapının biçimi biçimsel galaksi sınıflarından herhangi birine uymaz. Irr II olarak kodlanan galaksiler ise biçimsel galaksi sınıflarını andıran hiçbir yapı izi göstermezler. Düzensiz galaksilerin geçmişte birer sarmal veya eliptik galaksi oldukları, fakat sonraları kütleçekimsel kuvvetlerin etkisi altında düzensiz hale geldikleri düşünülmektedir. Düzensiz cüce galaksilerin yakın örneklerine Macellan Bulutları‘nda rastlanır.

Cüce galaksiler

Geniş eliptik ve sarmal galaksilerin ününe karşılık evrendeki galaksilerin çoğunun cüce galaksiler oldukları görülmektedir. Bu mini galaksiler Samanyolu Galaksisi’nın % 1’i kadar olup yalnızca birkaç milyon yıldız içerirler. Kısa zaman önce yalnızca 100 parsek genişliğindeki “aşırı yoğun galaksi”ler keşfedilmiştir.[56] Cüce galaksilerin çoğu daha büyük bir galaksinin uydusu durumundadır. Samanyolu Galaksisi’nın bilinen böyle 12 kadar “uydu galaksi”si olup, keşfedilmeyi bekleyen 300-500 “uydu galaksi”si daha olduğu tahmin edilmektedir.[57] Cüce galaksiler eliptik, sarmal ya da düzensiz galaksi sınıflarında sınıflandırılabilirler. Fakat “eliptik cüce galaksiler” büyük eliptik galaksilere pek fazla benzemediklerinden “cüce küresel galaksiler” (İng. dwarf spheroidal galaxy) olarak adlandırılırlar. Kısa zaman önce keşfedilen iki cüce galaksinin her birinin kütlesinin 10 milyon güneş kütlesi kadar olduğunun saptanması galaksilerin büyük kısmının karanlık maddeden oluştuğu varsayımını desteklemektedir.

Kaynakça